close

Sanat

Sanat

Andy Warhol ve Pop Art Sanat

Pop Art Sanat Örneği

Merhabalar sevgili okular, bugün sizlerle ilk buluşmamızı gerçekleştirdiğim bu yazımda, en sevdiğim sanat akımlarından birisi olan “Pop Art” akımını ve akımın en önemli temsilcilerinden birisi olan Andy Warhol‘dan bahsedeceğim.

Öncelikli olarak, sizlere olabildiğince kısa bir şekilde Pop Art sanatını açıklayayım: Pop Art, 1950 yıllarında ilk kez bir sanat akımı olarak doğup, 1960’a gelindiğinde ise kitle kültürlerinden beslenerek, alınan imgeler ile bütün dünyada bilinen bir ivme kazanmıştır. Sanatçılar eserlerinde dönemlerin reklam afişlerini, kolaj çalışmalarını, çizgi romanları ve pornografiği kullanmışlardır. Pop Art’ın sanatsal amacı, sanat eserlerlerine duyulan biricik algısına karşı çıkarak, sanatın toplumsal metaların tamamında olduğu gibi tükenip bitebileceğini ve yeniden yaratılabileceğini anlatmaktır.

Pop Art’ın Doğuşu

Bu dahiyane akımın doğuşunda, Duchamp’ın fikirleri ve eserleri büyük bir referans noktası oluşturmuştur. Pop Art böylece sanatsal bir akım olarak varlığını belirli neden-sonuç ilkesinde dışarıya vuracak bir yapı üzerine kurulmuştur.

Duchamp’ın modern sanata ve sanatçıya karşı yaptığı eleştiri olarak sergisinden pisuvar eseri.

Duchamp sanat camiasına karşı duruşu oldukça nettir. Onun bu duruşu sayesinde Pop Art akımı da güç kazanmış ve 21. yüzyılda halen daha değer gören ve karşılığı olan bir akım olarak devam etmiştir.

Pop Art akımı canlı renkleri ve cıvıl cıvıl yansıtılan metalarıyla birlikte herkesin bildiği ve gördüğü ama sıranlıktan sıyrılmış haliydi. Bu akımda amaçlanan yansıtma biçimi de zaten bu şekilde sanat sayılmayanı dikkate bile alınmayanı odağına yerleştirmekti. Bu sıradanlığı en çok besleyen ve sunan sanatçı da nitekim Andy Warhol oldu.

Andy Warhol ve Eserleri

Andy Warhol sanat camiası içerisinde yer alan yüzbinlerce çılgın kişi ve düşünce arasında yeterince yokmuş gibi onların arasından bile sıyrılabilecek boyutta bir perspektife ve dışavuruma sahip olan bir kişiydi. Her akımın bir öncüsü tabiri caiz ise babası vardır. Benim için de Pop Art sanatının babası Andy Warhol olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin kapitalizm üzerine kurulu bir ülke olduğunun farkındaydı ve tamamen Pop Art kültürünü yansıtmak ve yaşatmak için yaşıyordu. Etrafındaki birçok insan onu anlayamazdı ve hatta onu anlayabilmek adına bir sanat medyası kuruldu. Etrafındaki insanlarla sohbetlerini ses kaydına alarak, yeni tanıştığı kişilere kayıt cihazını “karım” olarak tanıtırdı. Birbirinden farklı kişiliklere sahipti. Saçlarını griye boyar, böylelikle daha genç görüneceğini düşünürdü. Takma adı olarak Drella ismini kullanırdı. Bu isim içinde bulundurduğunu düşündüğü Drakula ve Sindirella’nın birleşimiydi. Kendini çoğu kez bir Drag Queen olarak tasvir ettiği de olmuştur. Bu rengarenk ve birçok insanın sıra dışı olarak tabir ettiği dahi adam, eserlerinin üzerindeki biricilik algısını alaşağı ederek, her şey üretimdir mottosunu hayatına ve eserlerinin tamamına yansıtmayı başarabildi.

Adını “Fabrika” olarak koyduğu devasa atölyesinde seri üretime geçti. Çılgın baskıları ve kolajları bugün bile halen daha gündemimizden düşmeyen 20. Yüzyılın Mona Lisa’sı olan Marilyn Monroe’yi baskılar ve farklı renklerle birlikte bir Pop Art sanatına çevirmeyi başarmıştır.

Marilyn Monroe ve Pop Art yansıması.

Elvis Presley’den Muhammed Ali’ye kadar tüm ikonik ünlüler onun ve sanatının bir parçası olarak izleyicilerle buluşmayı başardı. Tabi iş sadece ünlü kişilerin baskılarını yapmakla bitmiyordu. Çünkü Andy birçok eserini önce aklında tamamlar, hayata geçirilmesini fabrikasında, atölye çalışanlarına yaptırmayı tercih ederdi. Sanatçı olmak için eline fırça alarak tuval boyamayı tercih etmezdi.

İnsanların her gün defalarca gördüğü Coca Cola şişelerini ve dönemlerine göre varoş olarak nitelendirilebilecek konserve yiyeceklerinde bile baskılarına yer vermiştir. O zamana kadar insanların farkında dahi olmadığı objeler onun fabrikasında tekrar değerlendirilir ve sanatsal değerler kazanırdı. Dahiyane fikirlerle dolu olan sayısız esere ve akıma önayak olmayı başarmıştır. Saatlerce süren ve sadece tek bir replikten oluşan filmlere çekerek üretimin sürekliliğine nokta atışı yaparak, sanatsal dışavurumunu görsel eserlerin hemen hemen her alanında yansıtmayı başarabilmiştir. Dönemin tüketim alışkanlıklarına eleştiri için söylediği “Herkes birgün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözü halen daha sanat camiasının en felsefi düşünceleri arasında yer almaktadır.

İşin özü hepimiz gerçekten en azından on beş dakikalığına ünlü olmuyor muyuz? Günümüzün sosyal medya çılgınlığı da böyle bir olgudan kaynaklı olarak çıkmadı mı? Her on beş dakikada bir “Hey! Ben de buradayım” deme ihtiyacı hissetmiyor muyuz? Andy sadece sanat tüketiminden, seri üretimden bahsetmiyordu. Andy, her çağın vebası olan tüketme eylemini, izleyiciyi provoke ederek yine izleyicisine sunuyordu. İnsanlık, yaşamın döngüsü olan tüketimine yine devam ediyor ama tek bir farkla: Bizler artık kendimizi tüketiyoruz sayın okurlar. Tükettiğimiz kadar da asla üretemiyoruz.

Sizlere Pop Art sanat akımın en gözde cümlesi ile veda etmek durumundayım (tabi ki tekrar görüşünceye dek);

Less is bore (Sanatla Kalın)

Fazile Berna Budak
fazilet_budak@hotmail.com

read more
Sanat

Söyleşi: Hakan Unutmaz ve İlk Romanı “Höyük”

Höyük Kitabı Hakan Unutmaz

Hakan Unutmaz, “Höyük” adlı ilk romanını nihayet yayımladı. Kendisiyle Höyük ve gelecekteki projeleri üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Höyük, bir şair ve atanamayan öğretmenin hayatını konu ediniyor; edebiyat ve yaşamın çevresinde oluşan ve gelişen olay örgüsü, bir şairin gözünden okuyucularla buluşuyor.

Okuyucularımıza kendinizi tanıtabilir misiniz?

Merhaba. 1991 Denizli/Çivril doğumluyum. Türkçe öğretmenliği yapmaktayım. Ayrıca çeşitli dergi ve yayınevlerinde editörlük ve redaktörlük yapıyorum. Başarısız birkaç dergi ve fanzin çalışmam da oldu. Deneme, öykü, roman, şiir türlerinde metinler/kitaplar yayımlıyorum. Kısacası edebiyatla olabildiğince içli dışlı olmaya çalışıyorum.

Sizi daha önce şiirlerinizle tanıdık. Şimdi ise ilk romanınız “Höyük” çıktı. Şiirden romana geçiş süreciniz nasıl oldu?

Aslında ilk yayımlanan metinlerim deneme türündedir. Şiire daha sonra başladım. Şiir yazarken aynı zamanda öykülerle de çeşitli mecralarda yer aldım ama kitaplaşma sürecinde ilk şiir türüyle ortaya çıktığım için sanırım bu algı oluştu. Höyük, çoğu şiir kitabımdan önce yazıldı. Biliyorsunuz, ülkemizde yayım konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. Bu yüzden romanımı biraz bekletmek durumunda kaldım. Yaklaşık altı yıllık bir geçmişi olmasına rağmen ancak şimdi yayımlayabildim.

Höyük yayımlanınca okura ulaşma konusunda neler yaşadınız?

Yaşadığımız çağda okurun yazara, yazarın okura ulaşması o kadar da zor değil. Bunun için yazarın yapacağı çok da bir şey yok. Kendi reklamımı yapmaya çalışmak bana biraz ayrıksı geliyor. Görünürde şimdiye kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Birkaç internet satış mağazasında olmanız yeterli olabiliyor. Zaten büyük olarak lanse edilen sermaye yayınevlerinin birinden kitabınız çıkmadıysa perakende olarak eserinizi satmanız neredeyse imkânsız. Kitap yayımlanmadan önce göz önünde bulundurduğum bir unsurdu bu. Açıkçası beklediğimden daha fazla ilgi gördü.

Höyük’teki olayların kahramanı olan Çağlar’ın şahsi yaşantınızda bir bağı var mı?

Tam olarak işkillendirmesem de var diyebilirim. Karakterleri oluştururken çevremdeki insanlardan yararlanmaya çalışıyorum. Çağlar da hem kendimden hem de tanışık kişilerimden yola çıkarak oluşturduğum bir karakter. Söylemek istediklerimi genel olarak onun ağzından söylüyorum. Bağ olarak adlandırmak yerine kendime yakın olarak adlandırmak daha doğru olacaktır sanırım.

Arkeolojik çalışmalarda sezonluk işçi olarak görevlendirilen kahramanların yaşadıkları, gerçek hayattaki olayların kurgu hali mi?

Beş sezon boyunca Beycesultan Höyüğü’nde işçi olarak çalıştım. Geniş bir çalışma sahası olduğu için haliyle işçi ve akademik personel sayısı da fazlaydı. Külfetli bir iş olduğundan işçi değişim durumu yoğun oluyordu. Bu sayede onlarca profil biriktirebildim. Romandaki işçi kahramanların hepsi bu birikintinin harmanlanmış birer kopyasıdır.

Denizlili olduğunuzu öğrendik. Kitapta geçen olaylar sizin gençlik yıllarınıza dayanıyor mu?

Biraz önce de bahsettiğim gibi hikayemde sadece benim değil çevremdeki herkesin çocukluğuna, gençliğine, ölümüne dair olaylardan da esin var. Ana karakter olan Çağlar’ın bir öğretmen olması, şiirle ilgilenmesi gibi konuları kendi birikimime dayanarak işlemeye çalıştım. Olayların ise büyük bir çoğunluğu kurgu olmakla beraber duyulan/görülen yaşantıları da yansıtmak için çabaladığımı söyleyebilirim.

Akıcı bir dil hâkim kitapta. Bunu şiirlerinizin akıcılığına bağlıyor musunuz?

Bu görece, şiirlere bağlanmaktan ziyade anlattığım coğrafyanın diliyle ilgili bir durum. Taşra olarak adlandırılabilecek bir mekânda kullanılan dilin olabildiğince basite indirgenmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü orada insanların genel konuşma tarzı komutlarla ilerliyor. Bu komutları süslemeye çalıştığınızda coğrafya, samimiyetini kaybedebiliyor. Şiirsel dili ise sadece Çağlar’ı işlerken kullandım. Bu kullanımda da karakterin şair olması etkili oldu.

Bundan sonra yayımlanacak roman dosyalarınız var mı? Varsa bu dosyalar da Höyük gibi gerçek olaylardan esinlenecek mi?

Şu an başka bir yayınevinde yayıma hazırlanan bir roman dosyam daha mevcut. O dosyada olaydan ziyade durum değerlendirmeleri üzerinden ilerledim ve karakterlerimin hiçbirini tanımıyorum. Tamamen kurgusal bir yapıt oldu diyebilirim.

Okurların, size geri dönüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğiniz özel kişiler var mı?

Genel itibariyle olumlu dönüş aldım. Aldığım en olumlu dönüş ise babamdan oldu çünkü babam, yayımlanan on üç kitabımdan ilk defa birini sonuna kadar okuduğunu ve kitabı beğendiğini belirtti. Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğim özel bir kişi ise yok diyebilirim. Kişiye göre mümkün olduğunca eser vermemeye çalışıyorum.

Bundan sonra Hakan Unutmaz’ı nasıl göreceğiz? Şiir ve romandan sonra başka edebi türlerde eserler yazacak mısınız?

Yayıma hazır birkaç dosyam mevcut. Bunların üçü şiir. Onları yakın zamanda yayımlamayı planlıyorum. Ayrıca çocuklara yönelik bir öykü dosyam da var. İyi bir yayıneviyle anlaşma süreci içerisindeyim. İleride ise dergilerde kalan ve üzerine benim de ekleme yapacağım eleştirel deneme/makale türündeki yazılarımı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Şu aralar daha çok okumaya ve akademik çalışmalarıma yöneldiğimden bahsettiğim kitaplar ne zaman çıkar, bilemiyorum. Zaman gösterecek.

Sizin gibi yazarlığa gönül vermiş, yazan arkadaşlar için söyleyecekleriniz var mı?

Yazmak benim için bir enerji boşaltım aracıdır. Bunun için her fırsatta yazmaya çabalıyorum. Tabii ki öncelim okumaktır. Yazan arkadaşlara herhangi bir şey söyleyebilecek yetide olmadığımı düşündüğümden bu soruya net bir yanıt veremem. Tavsiye edebileceğim tek şey ise ertelememeleridir. İleride pişman olacağınız eserler bile yayımlasanız bu, sizin gelişiminizi göstermek açısından önemlidir.

Bu güzel röportaj için YazBuz ekibi olarak teşekkür ederiz.

Söyleşi: Sait Özden
Düzenleme: Bünyamin Aloğlu

read more
Sanat

Ulaş Nair’in Kaleminden Kısa Bir Öykü

Ulaş Nair ve genç yazar

 Ulaş Nair, Samsun’da ikamet eden genç bir yazar. Kendisi ile sayın Metin Toprak aracılığıyla tanıştım. Genç bir kalem olarak yaptığı işleri sonuna kadar taktir ettiğimi ve gelişimi için elimden geldiğince destek olacağımı belirtmem gerekiyor. Bugün kendi rüştünü ispat etmek için ilk eserini benimle paylaştı. Kısa bir hikaye ama onun geleceğe dair atacağı adımlarda büyük bir gelişime gebe. Sizleri daha fazla bekletmeden Ulaş ve hikayesi ile baş başa bırakıyorum.

Zabıta memuru Ekrem gözünü ağaçların arasındaki yıldızlı bir gökyüzü görüntüsüne açmıştı. Sonbaharın etkisiyle kurumuş yapraklar, rüzgarın da desteğiyle saatlerdir baygın yatan Ekrem’in mavi üniformasına düşmüştü bile. Kafasına yediği darbe uyandığında yaşananları hatırlamasını engelleyecek kadar kadar güçlüydü. Sol ve sağ ayaklarının arkasına, çapraz şekilde açılmış iki kesik Ekrem’in bir hayli kan kaybetmesine sebep olmuştu. Olayın ciddiyetini kavrayabilecek kadar kendine geldiğinde, hissettiği fiziksel acıdan sonra tattığı ilk duygu çaresizlikti.

Ölümün sessizce kol gezdiği yıldızlı bir gecede olduğunu uyandığının tam 5. dakikasında anlayabilmişti. Göz bebekleri yaşadığı çaresizliği anlatabilecek kadar büyüktü ve Ekrem ölümün acımasızca saldırdığının farkındaydı. Acıyla inlerken,”Yaşanacak bir cehennem hayatı varsa o hayat Dünyadadır, yaşamıyla da ölümüyle de acı verici.” diye düşündü.  Ölüm gözlerinin önüne simsiyah bir perde gibi çökmeye ve vücudu kaybettiği kanın etkisiyle hissizleşmeye başladığında düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Hayatını ölümün bir başlangıç değil kocaman bir hiçlik olduğunu düşünerek yaşamıştı. Öyle de oluyordu. Karanlık ve tatlı uyku Ekrem’i sıcacık kollarına çağırırken ne bir beyaz ışık görmüştü ne de bir Tanrı.

Ölürken sevdiklerini düşünmüyordu. Zaten uzun ve mutlu bir hayat yaşamak gibi bir planı da yoktu. Adaletsizliğiyle darbe üstüne darbe vuran bir Dünyada yaşamak yerine, derin bir uykuya gömülmeyi yeğlerdi. Ekrem, yorucu bir günün ardından uykuya dalarken hissettiği gibi, karanlığın derininden ölümü hissedebiliyordu. Tatlı bir hüzne kapılmayacak kadar çok kabullenmişti yok olmayı. Belki cesedini bile bulamayacaklardı. Büyük Çınar ağaçlarının dökülen yaprakları arasında çürümeye başlayacaktı. Belki bedeni birisi tarafından fark edildiğinde, kimliği bile tanımlanamayan bir et parçasına dönmüş olacaktı. Ama bu Ekrem için pek de önemli değildi. Gidişi Dünyada derin bir yara bırakmayacaktı zaten. Sadece eksilmiş bir kum tanesi. Zihninin içindeki küçük bir sessizlikten sonra Ekrem derin bir uykuya dalmıştı. Önemsiz kimliği, bedeniyle beraber silinmişti Dünyadan. Tıpkı bir kum tanesi gibi. 

read more
Sanat

Black Mirror 1. Bölüm İncelemesi

Black Mirror’u gösteren kırık ayna fotoğrafı.

Asude Bilge Yakut 17 yaşında bir lise mezunu. Bugün üniversite sınav sonucu açıklanmış ve heyecan içerisinde en doğru tercihi yapmak için sabırsızlanıyor. Kendisi ilk benimle irtibat kurduğunda, otobüste olan telefon konuşmama kulak misafiri olmuş ve sonucunda da yazım serüvenine katılmıştı. Bugün onun yazım serüveninde de ilk yayınlanan içeriği için aracı oluyorum. Normalde içeriği belirli referanslar ile düzeltme yoluna gitmeyi tercih etsem de kendisinin yaptığı bu çalışmada hiç bir müdahalede bulunmadım. Umuyorum kendisi üzerine düştüğü gibi size dizi hakkında olan değerlendirmesini sunmayı başarır.

Black Mirror 1. Sezon 1. Bölüm İncelemesi

Yıl 2019… Hala çağlar boyu görülmemiş hızında seyreden teknolojinin, yararlı mı zararlı mı olduğu hakkında tartışıyor, endişeleniyoruz. Bu hız karşısında endişelenmemiz kadar doğal bir şey yok tabi. Çünkü bilinmezlik insanı her zaman, her biçiminde korkutmuştur. Duygularımız hakkındaki belirsizliklerimiz, toplum hakkında hissettiğimiz belirsizlikler….

Günümüzden örnek vermek gerekirse, teknolojinin henüz yeni sayılan yavrusu internet ile insanları bir arada toplama ve birden çok paylaşım platformu oluşumu olarak sosyal medya, bahsettiğim belirsizlikleri ve daha fazlasını sırtımıza yüklüyor. İşte Black Mirror’un ilk sezonundaki bu 3 bölümü birleştiren şey de teknolojinin gelişimi sonucunda içimizde oluşan kuşkudur.

İlk bölüm rehineci 3.şahsın fidye yönergeleriyle başlıyor. Kaçırılmış İngiltere Prensesi söz konusu ve onu kurtarabilecek yönergelerin ucu ise İngiltere başkanına dokunuyor. Baştan uyarmak gerekirse bazı izleyiciler için rahatsız edici olabilir çünkü sıradan taleplerin aksine söz konusu fidye, açık izahla, bir domuzla cinsel ilişki yaptırımı. Devasa bir sosyal paylaşım ağı olan YouTube üzerinden açık duyurulan ayrıntılı fidye mesajı, bugün içerik üreticilerinden beklediğimiz dikkat çekiciliğin fazlasına sahip ve bir yanılsama olmaktan uzak. Gönüllü olarak dağıtım ve yayım görevini üstlenen halk ve şirketler arası kar mücadelesi topluluğu olan haberleşme firmaları etkileri arasında bölgesel başlayıp uluslararası olarak süregelen hızlı yayılımı durdurmak kimsenin gücünün yetemediği bir durum oluyor. Bu olayı bir nefret suçu ya da protestan bir hareket olarak değerlendirip suçu, başkanlık binasının boşa çırpınışlarının ortasında çaresiz ve zamanla üstüne giden algının baskısı içinde boğulan başkanda arıyoruz. İnsanları televizyona kitleyen o zaman henüz geldiğinde bizim ekranlarımızda boş ve sessiz İngiltere sokakları ve köprüleri gözüküyor. O köprülerden birinde sararmış donuk yüzü ve dengesiz adımlarıyla prenses yürüyor. İnsanlar bunu ancak 2 saat civarı süren zorunlu canlı yayın sonrasında öğreniyor.

Ana fikir başkanın kişisel problemi olmaktan çıkıp topluma ve medyaya yapılmış bir eleştiriye dönüşüyor. Göze kulağa dönüşen medya, gerçeklere 2 saatlik yayın delayı payı bırakıyor. Başkan ise yönetimdeki karizmatik egemenlik anlayışının toplumun gücü karşısında boyun eğişini göz önüne serme görevini üstlenmiş bir kurban olarak rolünü noktalıyor.

Asude Bilge Yakut
asudeyakut@gmail.com

read more
Sanat

İki Ayda Bir Kez: Sin Edebiyat Dergisi ve Sanatta Sansür

Sin Edebiyat Dergisi ve Sanatta Sansür

Popüler edebiyat ya da popüler dergi çağında yalnız ve kararlı bir şekilde adım atmak günümüzde oldukça zor. Sin edebiyat dergisi iki aylık şiir ve edebiyat dergisi olarak 16 sayıdır yayın hayatına devam ediyor. Bu süreç içerisinde kendi çizdiği genç yazar ve şairlerin kalemleriyle sütun görevi görüyor. Son olarak Mayıs – Haziran sayısında “sansür” konusunu ele alıyor. Dergi edebiyat ve sinema tarihinde sansür konusuna ışık tutarken, “Bülbülü Öldürmek” kitabı üzerine de oldukça anlamlı bir eleştiriye yer veriyor.

Yaşar ERCAN “Sanatın Siyah Noktası: Sansür” yazısında şöyle der:
Birçok dilde yazılışı da okunuşu da farklı, anlamı ve uygulamaları aynı olan, içinin ne denli, nasıl, neden, kime göre doldurulduğu tartışma konusu olan sınırlarını her geçen gün genişleten despot bir hükümdarlık gibi baskıcı, engelleyici düzenleyici bir şekilde hayatını sürdüren güçlü ve keskin bir kelime düşünün. İnsanları taraf ve karşı taraf olarak ikiye bölüp yankısını yüzyıllar boyu sürdüren, gücün yanında saltanatının hep koruyan soğuk ve soluk bir kelime…

Sin Edebiyat Dergisi: Mayıs-Haziran Sayısı

İnsanlığın varoluşundan ve medeniyetin inşasından sonra hayatın her yerinde olduğu gibi sanatın da içinde sızan sansür, günlük akışında olan her türlü olayı engellediği gibi sanatı da engelledi. Gücün ve ihtirasın yanında olan ve zalimin çekici olarak sanatın her haykırışında başına inen sansür, özellikle sanat standartlarını minimum ölçüde bırakıyor.

Maalesef sanata ve sanatçıya karşı da yaptırıma sahip olan sansür, tüm olumsuzluklara rağmen toplumu tamamen etkisi altına alabilmiş değildir. Erişilebilirliğin bu kadar arttığı günümüzde sanata ve sanatçıya daha fazla dayanışma imkanı ortaya çıkmıştır. Yaşar Ercan’da sansürün etkisine ve tarihine inip ilk örneklerini ve işlendiği yerleri gözler önüne sererek, günümüzde olan örnekleriyle kıyaslamakta. Sin Edebiyat Dergisine ve Yaşar Ercan’a bu cesur çalışamları için bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor.

Edebiyatta Sansüre Kısa Bir Örnekleme: Mustafa Bostan

Sansüre uğrayan ilk edebi metinlerin hangi yüzyıla ait olduğunu tam olarak kestirmesek de sansürün baskısının erişilebilirlikle artarak günümüzde etkin olarak arttığını söyleyebilmek mümkün. Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemler, sansürün hayatımıza gerçek anlamda müdahale ettiği ilk dönemler olarak nitelendirilebilir. Anadolu coğrafyasında da ilk kez Abdülhamit yönetimi yayıncılığı desteklemiştir. Matbaaların kurulmasını teşvik ederek basını bir güç unsuru olarak tıpkı batıda olduğu gibi kullanmaya başlamıştır.

Matbaa Anadolu’ya gelmesinin ardından bir güç unsuru olarak ne kadar politikanın ve iktidarın esiri olduysa, muhalefet ve alternatif fikirleri savunan kişiler için de aynı güce ve erişilebilirliğe ulaşmıştır. Bu süreç içerisinde de yazar, gazeteci, aydınların çıkardığı gazeteler, dergiler, kitaplar kısa süre içerisinde sansüre uğramış ve kapatılmıştır. Bu yönden dünyada ve ülkemizde birçok örnek verebilmek mümkündür. Matbaanın ilk gelişinden sonra Cumhuriyet Dönemi ve günümüzde halen daha sansür hayatımızın büyük bir parçasıdır. Düşünce suçunu nitelendirmede en çok zarar gören mesleki kollar olan yazar, şair, aydın ve gazeteciler sadece sansür ile değil, sürgün, hapishane ve idam cezalarıyla da cezalandırılmıştır. Mustafa Bostan da Sin Edebiyat Dergisi için yazdığı içerikte, bu örneklerin derinlerine inerek günümüze kadar olan sansür örneklerinden bazılarını okuyucuya sunmaktadır.

Sansürsüz Şiirler Olmazmış

Özellikle bu sayı içerisinde işledikleri sansür konusunu kısıtlı olarak edebiyatın sadece düz yazı ve roman ayağında bırakan Sin Edebiyat Dergisi, işlediği şiirlerde sansür konusun olmayışı ve dergide yer alan şiirlerin sansür konusu dışında yer alması yüzünden okuyucuda buruk bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Konunun belirli bir standartı olduğu düşünüldüğünde, yazılar ve içeriklerin muazzam işlenmiş olduğunu söylemek zorundayım. Lakin şiirlere geldiğimde ilk başta bir okuyucu olarak şiirlerin sansür konusundan tamamen bağımsız yer almakta olduğunu gördüm. Özetlemek gerekirsek dergiyi baştan sona akıcı ve akılcı bularak, ele aldığı konularla da yaptığı çalışmaları kesinlikle keyifle okudum. Fakat şiir konusunda olan bölüm tutarsızlıkları maalesef tarafımdan olumsuz yönde eleştiri almıştır. Kendilerine yayın hayatlarında başarılar dilerim.

Yazar
Sait Özden
saitozden1903@gmail.com

Düzenleme
Anıl Kölmük
sab1t@msn.com

read more
Sanat

Paranın İnsan Hayatında Olan Yeri

Bozuk para fotoğrafı, gözlük kapının içerisinde.

Para, üzerine şiirler, şarkılar, felsefeler, kitaplar ve savaşlar çıkartacak kadar geniş bir olgudur. Kapsama alanının ölçülemez olmasına rağmen, doğrudan olumlu ya da olumsuz olarak paraya ve barındırdığı değer kavramına yargı duymak mantıklı olmayacaktır. Parasız yaşamak ise tamamen küreselleşmiş bir dünya üzerinde hayalden farksız… Sizlere para ile satın alınan ölçütlerin, kişilerin kimliğinin üzerine çıkış öyküsünü aktarmaya çalışacağım.

read more
Sanat

Fransa’dan Yeni Bir Hip-Hop/Rap Akımı: DJ Veekash

Dj Veekash fotoğrafı.

Bundan yaklaşık birkaç hafta öncesinde yöneticiliğini yaptığım Trip Hop Music Union adlı sayfaya bir şarkı önerisi geldi: “DJ Veekash – Sensibility”. Ne şarkıyı ne de şarkıcıyı daha önce duymamıştım. Bu ayıbı hızlıca örtbas etmek için hemen dinlemeye koyuldum. Aradan bir saat geçtiğinde ise Dj Veekash ile kendimi Facebook üzerinde söyleşi yaparken bulmuştum.

read more
Sanat

Vişnenin Cinsiyeti Analizi

Vişnenin cinsiyeti kitabı ve doğa fotoğrafı.

Jeanette Winterson tarafından 1989 yılında yazılan Vişnenin Cinsiyeti, postmodern edebiyatın eşsiz örneklerinden biridir. Kitap yine aynı yazarın “Tek Meyve Portakal Değildir” adlı eserin ilhamıyla yayınlanmıştır. Roman; 16. yüzyıl İngiltere’sinde bir denizci ve onun üvey annesini konu almaktadır. Sıklıkla zaman gelgitleri ve masallaşma olan kurgusuyla okuyucuya çok farklı bir deneyim vaat etmektedir.

read more
Sanat

Tüfek, Mikrop ve Çelik İncelemesi ve Özeti

Tüfek, mikrop ve çelik elektronik okuyucudan fotoğrafı.

Tüfek, Mikrop ve Çelik: İnsan Topluluklarının Yazgıları, Jared Diamond tarafından 1997 yılında yayınlandı. Eser, Jared Diamond’un 1964 yılında Yeni Gine adalarında kuşlar hakkında gözlem yapmak için gitmesiyle başlamıştır. Ancak yaptığı araştırmalar; toplumsal hayat, kültür, coğrafya ve kabile yaşamı gibi konuları içermesiyle birlikte, çalışmalarını coğrafya, sosyal evrim ve etnoloji üzerine yoğunlaştırmaya başlamıştır. TMÇ (Tüfek, Mikrop ve Çelik), 21. Yüzyılın en önemli bilimsel eserlerinden biri olma özelliğine sahiptir.

read more
Sanat

Dünya’da ve Türkiye’de Yasaklanan Oyunlar

Yasaklanan oyunlar ve oyun firmaları.

Dijital oyunlar, çeşitli nedenlerden ötürü yasalara aykırı gelen davranış ya da eylem barındırdıkları ve bunları topluma empoze ettikleri gerekçesi ile devlet ya da devletler tarafından yasaklanmıştır. Dünya üzerinde en çok tepki çeken yasaklardan bazılarını sizler için derledik.

read more
1 2 3 4
Page 1 of 4