close

Sanat

Sanat

Küçük Prens İncelemesi ve Analizi

Küçük Prens eleştirisi. Kapak fotoğrafı.

Yakın zamanda görsel sanatlar için hazırladığı içerikleriyle sayfamıza renk katan Davut Dülger, sürekliliğini artık edebiyat eleştirileriyle de bize sunmaya başlıyor. Davut ile yaptığımız tartışmalarda ilk edebi incelemesini hangi eser için yapacağı konusunda ufak bir fikir ayrılığı yaşadık. Sonunda birçoğumuzun hayatına dokunmayı başaran eser olan Küçük Prens üzerinden mütabık olduk. Sizleri daha fazla bekletmeden Davut ile başbaşa bırakıyorum.

Küçük Prens

Küçük Prens dendiğinde, kitabı ya da sahip olduğu fikri en az bir kez duyan biri direkt kulaklarını sivriltecektir. Ancak eser hakkında fikir sahibi olmayan birisi “Hadi canım, çocuk kitabı değil mi?” tepkisini verebilir. Fakat elimizdeki eser baştan sona güçlü bir kimliğe sahip. Başarılı bir çocuk kitabı kadar berrak, hayata anlam yüklemek isteyen yetişikinler için kendilerini geliştirebilecekleri ve üzerine yorum yapabilecekleri bir kurgu da taşıyor. Antoine de Saint-Exupéry’de kendi çocukluğunu konu alarak yazdığı ve bizzat kendi resimlediği Küçük Prens’te her yaşa hitap edebilme sanatını ustalıkla icra etmiş. Anlayacağınız, yazar temelde çocuk kitabı hazırlarken, hayata farklı bir perspektif ile bakmak isteyen yetişkinler için de etik kavramlarıyla donatılmış bir eser hazırlamayı başarmış.

Küçük Prens Konusu, Hikayesi

Kitabın konusu ve anlatmak istediğine gelecek olursam, bir pilot uçağını çöle düşüyor ve Küçük Prens ile (aslında hepimizin arkadaşı) yolları kesişiyor. Küçük Prens, dünyasında tek bir gül ile yaşayan ve başka gezegenleri gezmek için gülünü yalnız bırakıp çıktığı yolculuğu önce pilota, pilot aracılığıyla da bizlere anlatır. Ancak bu yolculuk esnasında vurgulamak istediği şey büyümektir. İnsanların büyüdükçe insani ve temel değerlerden uzaklaşmalarını, hatta yozlaşmalarını gözler önüne serer. 

Küçük Prens’te en sevdiğim özellik, durmadan sorular sorması ve cevabını almadan da rahatlamamasıydı. Şüphecilik yani septisizm okuyucuya Küçük Prens’in masum yüreğiyle aktarılır. Bir diğer güçlü olgu ise Küçük Prens ile gülü arasındaki ilişki. Dünyadayken onu düşünmesi ve sorumluluklarının farkında olarak yaptığı eylemlerden de şüphe etmesi benim kadar bütün okuyucuların yüreğini burktuğundan eminim.

Neden Küçük Prens’in gittiği gezegenlerde sadece bir kişi vardı hiç düşündünüz mü? Bunun aracı oradaki insanların yalnızlıklarına, içe dönüklüklerine vurgu yapmaktı. Yaptıkları şeylerin yararsızlığını öne çıkarmak için başvurulan bir yöntemdi bence. Böylece yalnızlığın zıtlığı, dostluğun da önemi vurgulanmış ki bunu hikayenin çoğu yerinde anlamak mümkün.

Küçük Prens ve Popüler Kültür

Kitabın bir popüler kültür ikonu olmasındaki en önemli etken, belki de Küçük Prens’in bizzat imajı. Kitaptaki karakterler, kapital dünya üzerinde sık sık rastladığımız karakterler. Sürekli şüpheci davranması da felsefe ve sosyoloji gibi alanlarda da insanların sorgulamalarına ve şüphe etmelerine katkı sağladığı için, toplumun her kesiminden sevilmesine neden oldu. Resimleri bile yazarın kendisini çizdiğini hatırlatmakta fayda görüyorum. Günümüze kadar tam bir popüler kültür ikonuna dönüşerek Küçük Prens kolyeleri, figürleri, defterleri artık hediyelik eşyacılara gittiğimizde denk geliyoruz.

Küçük Prens ve Otobiyografik Öğeleri

Kitabın yazarı Antoine de Saint-Exupery, bir pilottu. 1930’lu yıllarda bir uçak kazası geçirdi ve birkaç günlüğüne çölde hayatta kalma savaşı verdi. Hayatta kalmayı mucizevi bir şekilde başaran yazar, başından geçen bu olayı daha sonra yazdığı Küçük Prens kitabında da çöl detayını eklemiştir. Küçük Prens’in kendisini birden bire bir çölün ortasında bulması tamamen otobiyografik bir öğe.

Küçük Prens Animasyon Filmi

Küçük Prens kitabı popüler kültürün içerisinde öylesine derin izler bıraktı ki sanatın bütün dallarına da uyarlanması kaçınılmazdı. 2015 yılında animasyon filmi olarak gişeye çıktı. Küçük Prens’in filmi fazlasıyla beğenildi. Fransa’daCesar En İyi Animasyon Ödülünü kazanmıştır. Filmin yönetmenliğini Mark Osborne üstlenmiştir. Küçük Prens’in animasyon filmi Türkiye’de 25 Eylül 2015’te vizyona girmişti.

Küçük Prens’i Ülkemizde Hangi Yayınevleri Yayınlamıştır?

Ölümünün üstünden 70 yıl geçen yazarın Küçük Prens eseri 2015’in başından itibaren isteyen her yayınevi tarafından basılabilen bir esere dönüştü. Başta Can Yayınları, Mavi Bulut Yayıncılık, Kırmızı Kedi Yayınları, Yitik Ülke Yayınları, Yapı Kredi Yayınları ve Çınar Yayınları olmak üzere kitap Türkiye’de pek çok yayınevi tarafından basıldı.

Kitabın Ana Karakterleri

Küçük Prens: Gezegeninde yalnız başına yaşayan ve bir çiçeği olan çeşitli gezegenleri dolaşan bir kahramanımızdır.

Kral: Gezegeninde yalnız yaşayan ve her şeye hükmettiğini sanan birisidir.

Kendini Beğenmiş Adam: Küçük Prens’in gezegende gezdigi tanıştığı adının özelliğini taşıyan biridir.

Sarhoş: Utancını unutmak için içki içen bir kahramanımızdır.

İş Adamı: Sürekli hesap yapan, işini çok önemseyen, yıllardır yaptığı hesabın başından ayrılmamış bir kahramanımızdır .

Bekçi: Gezegendeki fenerleri gece-gündüz durumuna göre yakıp söndürme görevini üstlenmiş kahramanımızdır.

Kaşif: Masa başından kalkmadan kaşiflerin edindikleri bilgileri not eden kişidir.

Demiryolu Makasçısı: insanları taşıyan trenleri bazen sağa bazen de sola gönderme görevini üstlenen bir kahramanımızdır.

Diğer Canlılar: Çiçek, yılan, gül, tilkidir.

Satıcı: İnsanlara zaman kazanmaları için susuzluk giderici haplar satan kahramanımızdır.

Davut Dülger
Beykent Üniversitesi / Sinema ve Televizyon
davut_dulger1@hotmail.com

read more
Sanat

Lilja 4-Ever İncelemesi ve Analizi

lilja 4-ever film incelemesi ve analizi

Hüznün, çaresizliğin dibine vurup ruh halinizdeki melankoli seviyesini katbekat arttırmak istiyorsanız doğru yerdesiniz. Yazıyı okumayı tamamladığınızda, kalbinizdeki turnusol kağıdında çıkacak rengin siyah olacağının garantisini verebilirim. Çünkü asidi bazı ayırmıyoruz, ayırdığımız şey salt karamsarlık olacak. Öyleyse vakit kaybetmeden başlayalım.

Bugün, İsveç sinemasının duayeni Igmar Bargman’ın, zamanında en sevdiği genç yeteneklerden biri olan, Tillsammans (Birlikte) filmiyle adını duyduğumuz Lukas Moodysoon’ın çarpıcı bir filmi olan Lilja 4-Ever’ı inceleyeceğiz. 2002 yılında yazıp yönettiği dram/suç türündeki İsveç-Danimarka ortak yapımı olan film aynı yıl Türkiye’de de Daima Lilya olarak çevrilerek yayınlandı. Başrolünde daha önce The Bourne Supremacy (Medusa Darbesi) ve Hipsters filmlerinden tanıdığımız, Rusya’nın tir tir titreten soğuğunda içimizi ısıtacak seviyedeki tatlı gülümsemesiyle aklımıza kazınan Rus oyuncu Oksana Akinshina yer alıyor. Oksana Akinshina bu film için önemli bir faktör çünkü kariyerinde kazandığı 6 ödülün 4 tanesini Lilja-4ever’daki eşsiz performansıyla elde etmiş. Bu sayede 2000’lerin başında kariyerinde pozitif ivmelenme yaşamış. İtiraf etmeliyim ki umut dolu, bir o kadar da çaresiz genç Lilya’yı bir başkasıyla hayal dahi edemezdim. O sebeple Oksana Akinshina, Lilja karakteri için isabetli bir karar olmuş. Filmin arka planı ve oyuncu tercihlerinden biraz uzaklaşarak, filmin kültleşen yapısına odaklanırsak eğer, Imdb’den 42.000 kişinin katıldığı oylamada 7.8 puan almış olması filmin ne kadar başarılı olduğunu gözler önüne seriyor.

Lilja 4-ever Hikayesi

Film, Rammstein’ın ruha dokunmanın ötesine geçip ruha tekme tokat atan Mein Hertz Brennt şarkısıyla oldukça etkileyici bir başlangıca sahip. Müzik başlar başlamaz, Lilja olduğunu tahmin ettiğimiz karakteri bir köşede beklerken görüyoruz. Dikkatimizi ilk çeken kısım ise kuşkusuz, yüzündeki morluklar oluyor. Yüzündeki mor rengin tek nedeninin birisi tarafından darp edildiğinin olmadığı aşikar. Lilja için umutsuzluk, çaresizlik ve yalnızlığın rengiydi mor. Fiziksel acı hiçbir şey ifade etmiyordu sanki. Bunu yüzünden okuyabilmek kaçınılmazdı. Lilja bir anda çaresizce koşmaya başlıyor. Nereye gittiğine dair bir fikri yok muhtemelen. Hızını arttırıp üst yola yaklaşıyor ve akan trafiğe bir anlık bakıyor. Kararının ne olduğunu henüz bilmiyoruz çünkü sahne değişiyor ve film tam bu noktada başlıyor…

Filmi konusu itibariyle genel anlamda ele alacak olursak Lilja karakteri için üç dönüm noktasından söz edebiliriz. İlki annesinin sevgilisiyle Amerika’ya taşınıp Lilja’yı hayatından ekarte etmesi. İkincisi arkadaşı Natasja’nın kendi çıkarları doğrultusunda zor duruma düşmemek için Lilja’yı kullanması. Üçüncüsü ise hayatının beyaz atlı prensi olduğuna inandığı sevgilisi Andrej’in onu kandırıp alı koyması ve seks işçisi olarak çalıştırmaya zorlaması. Her nokta Lilja için kaçınılmaz sona sağlam bir temel hazırladı. Biz de bir izleyici olarak bu bölümleri tek tek inceleyeceğiz.

1.Bölüm: Beni bırakma, anne

Hayatının fırsatını yakaladığını düşünen 16 yaşındaki Lilja, Amerika’ya taşınmak için hazırlıklara başlar. Durumu arkadaşlarına heyecanlı bir şekilde anlatır. Ancak annesi tarafından terkedilince içinde bulunduğu düşten uyanır. Annesi Lilja’nın çaresiz yakarışlarına fazla ilgili davranmaz arabaya binip gider, onu kardeşi Anna’ya emanet eder. Lilja’nın kum saati işte tam bu noktada tersine çevrilir.

2.Bölüm: Beni etkilemeyecek olan nedir, Natasja?

Teyzesi Anna tarafından evinden çıkarılan Lilja az masraflı, izbe ve köhne bir apartman dairesine gönderilir. Tüm bu olumsuz koşullarda yalnızlığını Natasja ve diğerleriyle giderebileceğini düşünür. Natasja ile barda gönlünce eğlenir. Natasja ailesinden gizli seks işçiliği yapar, babası parayı bulunca suçu Lilja’ya atar. Savunması ise “Senin ailen yok. Bu seni etkilemeyecekti Lilja” olur. Bu durumun Lilja’nın hayatını ne kadar etkileyeceğine dair Natasja’nın en ufak bir fikri yoktu. Herkes tarafından suçsuz yere aşağılanıp dışlanan Lilja’nın çevresinde sadece 12 yaşındaki evsiz Volodja kalmıştı.

3.Bölüm: Yakında görüşecek miyiz?

Annesi ve teyzesinden ekonomik anlamda umduğu desteği alamayan Lilja bu sefer gerçekten seks işçiliği yapar. Bu yolla elde ettiği bir miktar para ile Volodja’yı mutlu etmeye çalışır. Yiyecekler ve doğum günü hediyesi olarak bir basketbol topu alır. Onun yaşamına bir anda dahil oluverir. Bara gittiği bir gecenin sonunda eve doğru ilerlerken arabayla yanından geçen Andrei ile tanışır. Andrej, Lilja’yı evine bırakmayı teklif eder ve Lilja bunu kabul eder. Ardından sevgili olurlar. Andrej ile eğlenceli vakit geçiren Lilja başka bir düşün içinde bulur kendini. Andrej ona İsveç’te yaşam standartlarının çok iyi olduğunu söyler, Rusya’daki vasat yaşamı hak etmediğine ikna eder. Kendisi ile İsveç’te yaşamayı önerir. İyi bir iş, iyi bir ev yani genel anlamıyla mutlu bir yaşam vaadinde bulunur. Volodja ise bunların yalan olduğunu, Andrej’nin Lilja’yı kandırdığını söyler. İsveç’e yolculuk edecekleri sabah Andrej, hasta büyükannesini son bir kez görme şansının olduğunu bu sebepten onunla yolculuk yapamayacağını, yanına 2 gün sonra geleceğini söyler. Lilja’nın ardından yalnız kalan zavallı Volodja her zaman yanında bulundurduğu bir kutu ilacı içer ve yaşamına son verir.

İsveç’e giden Lilja, Andrej’in patronu tarafından havaalanında karşılanır. Andrej’in Patronu Lilja’nın pasaportunu alır ve onu bir apartman dairesine götürür, kapıyı üzerine kilitler. İlerleyen günlerde bu adam tarafından şiddet ve tecavüze maruz kalır, fuhuşa zorlanır. Lilja’nın perspektifinden birlikte olduğu erkekleri bir anlık geçişlerle hızlıca görürüz. Hazzın yarattığı, onların yüzlerine yansıyan iğrenç mimikler Lilja’nın içinde bulunduğu duygu durumunun somut halleriydi. Tarif edilemezdi, tamir edilemezdi. Ama kanatlanıp Lilya’nın yanına uçan Volodja’nın cennette basketbol topu tamir edilmişti. Lilja artık yalnız değildi. Volodja, tıpkı duvarına astığı resimdeki melekler gibiydi. Lilja dünyanın o kadar da güzel olmadığına, bu dünya ile işinin bittiğini söyledi Volodja’ya. Bu muhtelemen Lilja’nın son düşüydü.

Filmin en başına dönüyoruz. Andrej’in patronunun elinden kaçmayı başaran Lilja’nın kararını işte bu noktada öğreniyoruz. Lilja kanatlanıp cennete gitmeyi tercih etmişti. Ambulansta kurtarılmaya çalışılan zavallı Lilja’nın Volodja ile son anlarına flashback biçiminde tanık oluyoruz. İki meleğin çatıda basketbol oynadıklarını görüp sona geliyoruz.

Oyuncak bebeğim olsun istiyorum. Boyamak için kalemler ve pembe bir okul çantası….

Lilja 4-Ever

Son Derleme

Kum saatindeki tüm kum taneleri gravite’nin etkisiyle artık zeminde, Lilja da öyle. Çaresizlikten ileri gelen bu zorunlu son beni aşırı pesimist bir havaya soktu. Yaşanan bunca olumsuz şeyin ardından ne yapılabilirdi ki? Durumu Lilja’nın lehine çevirecek en ufak umut kırıntısı kalmış mıydı? Eğer tek bir umut partikülü kalsaydı, Lilja Volodja’nın dediğini onaylar ve daha yaşayacak zamanının olduğuna inanırdı. İyi yaşayabileceği sonsuz bir dünyanın yani cennetin kapıları ardına kadar açılmışken, gerçek dünyada daha fazla acı çekmek anlamsızdı.

Filmi kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum. Belli periyotlarda izleme ihtiyacı hissettiğim oluyor. Nedeni de böyle hayatların yaşanıyor olma ihtimalinin olduğunu görüp, kendi hayatımın daha az kötü ve acılı olduğuna kanaat getirmemdir bir yerde. Bu filmi izleyen her kesimden insan eminim böyle düşünmüştür yani bir bakıma ego tatmini.

Zannediyoruz ki bizi hayata bağlayan yegane unsur biyolojik organizmamız. Organlarımız, dokularımız, hücrelerimiz daha da özele indirgersek atomlarımız. Hayır değil. Umutlarımız… Bu film anlatmaya çalıştığımı ispatlar nitelikte çarpıcı mesajlar barındırıyor. Bir kişi sizi bıçakladığında kan kaybından ölebilirsiniz. O kişi katildir, siz ise maktul. Başka bir kişi sizin umutlarınızın boğazını sıkıp nefessiz bıraktığı takdirde de ölürsünüz. Ben hiçbir fark görmüyorum. Eylemler tamamen aynı yalnızca yöntem farklıdır. İşte ölüyorsunuz dolaylı ve dolaysız olarak…

Hatice Yüksek
Kocaeli Üniverstiesi / Harita Mühendisliği
htceyksk@gmail.com

read more
Sanat

Witcher Bölümleri Tam Çözümlü İnceleme

Witcher tam çözüm

Witcher, Netflix’de yayınlan 8 bölümlük serisinin ardından tekrar gündeme geldi. Daha önce yayınlanmış kitapları ve oyunlarıyla, hayran kitlesini genişletmeyi başaran seri, Netflix yapımıyla da etkileşim havuzunu olabildiğince genişletmeyi başarabildi. Bugün ki içeriğimizde sizlere, sekiz bölümlük serinin, kitaplardan bağımsız şekilde incelemesini bölüm bölüm yayınlayacağız. Eleştirilerinizi ve düşüncelerinizi bizimle paylaşmaktan çekinmeyin.

Witcher 1. Bölüm İncelemesi: The End’s Beginning

The Witcher dizisinin birinci sezonu, serinin ilk iki kitabındaki hikâyelerin harmanlanmasından oluşuyor. Ama dizideki bölümler kitaplarla aynı sırada değiller. Örneğin “Sonun Başlangıcı” adlı ilk bölüm “Son Dilek” adlı derlemedeki üçüncü hikâye olan Ehvenişer’den (The Lesser Evil) uyarlanmış. Pamuk Prenses başta olmak üzere kulelere kapatılan prenses masallarının karanlık bir anlatısı olan bölümde Renfri adındaki bir kadın ile Stregobor adlı bir büyücünün arasındaki kan davasına karışan Geralt’ın yaşadıklarına şahit oluyoruz.

Açılış bölümü olarak bu hikâyenin kullanılması zekice olmuş. The Witcher evreninin kaotik ve karmaşık durumunu özetleyen bu bölümde, her zaman olduğu gibi hangi tarafın iyi ya da kötü olduğuna bir türlü karar veremiyoruz. İlk başta Renfri ve adamları acımasız katiller, Büyücü Stregobor ise bilge bir büyücü olarak tanıtılıyor. Ama her iki tarafın birbirlerine yaptıklarını ve maruz kaldıkları şeyleri öğrendiğimizde kime hak vereceğimizi şaşırıyoruz. Üstüne akıl oyunları ve entrikalar girince işler hepten karmaşık bir hal alıyor…

Geralt’a “Blaviken Kasabı” unvanını kazandıran bu bölüm, uyarlandığı hikâyeye epey sadık olmasıyla da dikkat çekiyor. Hikayede ufak tefek değişiklikler var tabii. Mesela Geralt, Blaviken’e ilk geldiğinde Muhtar’la değil de kızıyla konuşuyor. Hatta Büyücü Stregobor’u görmeye de onunla gidiyor. Aralarda Ciri’nin saray hayatını ve Nilfgaard’ın Cintra’yı işgal ettiğini gördüğümüz ekstra sahneler de var. Bu kısımlar gerçekten de çok etkileyici olmuş.

Uzun lafın kısası, “Sonun Başlangıcı” hem durmadan iyiyle kötü arasında sıkışıp kalan ve en sonunda kurtardığı kişiler tarafından nankörce dışlanan Geralt’la(Witcher) tanışmak için güzel bir bölüm olmuş. Aralara konulan ek sahneler de diğer karakterleri tanıtmak ve dünyayı (kitap serilerinden ve video oyunlarından bir haber) izleyiciye sunmak adına başarılı bir iş çıkarıyor.

Witcher 2. Bölüm İncelemesi: Four Marks

“Dört Altın” adını taşıyan ikinci bölüm kısmen “Dünyanın Ucu” adlı öyküden uyarlanmış. Ama dizinin ilk bölümü ne kadar başarılı ve kitaplara sadıksa bu bölüm de (maalesef) o kadar doğaçlama ve vasat…

Dört Altın’da bir yandan Geralt ile Dandelion’ın (ya da orijinal adıyla Jaskier) ilk kez karşılaşmasını ve köylülerin “şeytan” dediği bir yaratığın peşine düşmelerini izliyoruz. Diğer taraftan ise Geralt’ın en büyük aşkı Yennefer’la tanışıyoruz. Kendisini ilk olarak gençlik günlerinde kambur ve yaşadığı köy halkından ve ailesinden dışlanan ve henüz bir büyücü olmadığı zamanlarda görüyoruz. Büyücülük yeteneğinin ortaya çıkmasının ardından, Aretuza Büyücülük Okulu’na götürülmesine tanık oluyoruz.

Yennefer’ın bu bölümdeki çarpık ağızlı, kambur hâli kitaplarda bire bir anlatılmıyor. Ama bir büyücü olmadan önce bir tür fiziki bozukluklara sahip olduğunu okuduğumuz satır aralarından biliyoruz. Eğitiminin de aşağı yukarı dizidekiyle paralel olarak bir şekilde gerçekleştiği biliniyor. Buraya kadar kitaplarla ters düşen bir durum yok. Fakat Istredd işin içine girdiğinde dizinin tadı fena hâlde kaçıyor.

Istredd’i hatırladınız mı? Kader Kılıcı’nın “Buz Parçası” adlı ikinci öyküsünde Yennefer’ın eski bir sevgilisi olarak karşımıza çıkan ve onun sevgisi uğruna Geralt’la mücadele eden büyücü kendisi. Hani şu gri gözlü, kuzgun saçlı adam… Politik doğruculuk adına dizide kendisini siyahi bir oyuncu canlandırıyor maalesef. Birkaç bölüm boyunca Yennefer’la aralarında anlamsız yere uzatılmış romantik sahneler yaşanıyor. Yennefer büyük bir büyücü olmasını inadına ve cazgırlığına değil de Istredd’in sevgisine ve desteğine borçluymuş gibi gösteriliyor. Muhtemelen Buz Parçası’ndan uyarlanan bölümde Geralt ile Istredd’in arasındaki mücadele duygusal açıdan daha etkileyici olsun diye yapılmış bir değişiklik bu. Yine de can sıkıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Öte yandan Ciri’nin yaşadıklarına tekrar odaklanıyoruz. Fakat ne kitap ne de oyunlarla hiç bir paralellik barındırmaktan öte bir tutum ile dizi kendine has bir çizgi çıkartıyor. Onu daha ilk bölümden ormanlarda bir kaçağa dönüştürdükleri için Geralt’la karşılaşıncaya dek başından geçenler için olabildiğince Witcher evreninden uzak bir senaryo seçimi yapmışlar. Yazılan senaryo, Sapkowski’nin anlatımının yanında oldukça basit kalıyor.

Neyse ki Dandelion var! Geveze, boşboğaz ve çapkın ozanımızı oynayan aktör, gerçekten de iyi bir iş çıkarmış. Keza Torque’la yaşadıkları sahneler de oldukça güzel olmuş. Fakat dizi burada da ilk bölüme nazaran kitaplardan çok daha farklı bir çizgi izliyor ve olaylar epey farklı ve birbirinden kopuk gelişiyor. Dahası, bu güzel öykü neredeyse oldu bittiye getirilip çok kısa bir şekilde anlatılmış maalesef. Yine de bu bölüm elflerin bu evrende yaşadığı ve maruz kaldıkları içler acısı durumları anlatmakla da güzel bir iş çıkarmış.

Witcher 3. Bölüm İncelemesi: Betrayer Moon

Bölümün adından da ufak bir ipucu yakalayacağınız, “Hain Dolunay” Geralt’ın en ünlü ve ilk macerasından, Striga ile dövüştüğü öyküden uyarlanma. Açıkçası ilk bölümde beklemiş olduğum bir karşılaşmaydı. Temerya’da ölümcül bir canavarın kol gezdiğini ve başına epey yüklü bir ödül konduğunu duyan Geralt soluğu burada alıyor. Ama kendisinden önce başka bir Witcher parayı alıp ortadan kaybolup köylüleri dolandırdığı için onu pek de sıcak karşılamıyorlar.

Kitaptaki öykünün aksine onunla anlaşan ve kendisini Kral Foltest’e tavsiye eden kişi Triss Merigold oluyor. Hem Triss hem de Foltest için seçilen oyuncuların maalesef beklentileri karşıladığını düşünmüyorum. Olaylar da öyküden biraz daha farklı gelişiyor. Bununla birlikte Geralt’ın Striga’yla olan destansı kapışması diziye çok güzel aktarılmış ve heyecanla bir çırpıda izleyebilirsiniz. Aralarda Ciri ve Yennefer’ın öyküsü de ayrı ayrı devam ediyor. Ancak ikisi için de bir ilerlemeden çok, sadece izleyenlere unutturmama çabası güdülüyor.

Witcher 4. Bölüm İncelemesi: Of Banquets,Bastards and Burials

İlk kitaptaki “Bedel Meselesi” adlı öyküden uyarlanan bu bölümde geçmişe dönüp Geralt’ın Dandelion’la birlikte Cintra’daki bir kraliyet şölenine katılmalarını izliyoruz. İlk bölümde Nilfgaard tarafından yakılıp yok edilen şehir sapasağlam karşımızda ve Kraliçe Calanthe kızı Pavetta (Ciri’nin annesi) için münasip bir eş arıyor. Yani Ciri henüz doğmamış. İzleyen birkaç arkadaşımla konuştuğumda, zaman konusundaki bu belirsizlik biraz kafa karışıklığına neden olmuş. Kitapları okumayan birinin şaşırması işten bile değil. Aynı durum ilerleyen bölümlerde de karşımıza çıkıyor ve aslında Geralt’ın maceralarını izlerken geçmişe, Ciri’nin başından geçenleri izlerken ise günümüze doğru gittiğimizi yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz.

Bu bölümde Yennefer’ı daha az, Ciri’yi ise daha çok görüyoruz. Genç kızımızın yolu nihayet Brokilon ormanlarına düşüyor. Dryadların tasarımını sevdiğimi belirtmem gerekiyor. Ama Brokilon’un gümüş gözlü, sapsarı saçlı hanımı Eithné’nin rastalı saçlara sahip, siyahi bir kadın tarafından canlandırılması hiç olmamış… O soğuk ve korumacı hükümdar gitmiş, yerine bir teyze gelmiş resmen…

Witcher 5. Bölüm İncelemesi: Bottled Appetites

Bu bölüm ikinci kitabın “Son Dilek” öyküsünden uyarlanmış. Geralt ve Dandelion bir göl kenarında karşılaşıyorlar. Witcher suya ağ atıp duruyor ve bir cin aradığını söylüyor. Ozan buna kahkahalarla gülüyor elbette… Ama çok geçmeden cin diye bir şeyin gerçekten de var olduğunu öğrenmekle kalmıyor, üstüne bir de onun saldırısına uğruyor.

Geralt, ses tellerinden ölümcül bir şekilde yaralanan ozanı kurtarmak için onu atının üstüne atıyor ve soluğu en yakın yerleşim yerinde alıyor. Ancak Dandelion’ı sadece bir büyücünün iyileştirebileceği anlaşılıyor. Civardaki tek büyücününse Yennefer’ın kendisi olduğu ortaya çıkıyor… Böylece Geralt (henüz bilmese de) en büyük aşkıyla tanışmış oluyor.

Bölüm büyük oranda kurgulandığı öyküye sadık bir şekilde ilerliyor ve izlerken izleyiciye büyük bir keyif veriyor. Geralt ile Yennefer’ın aşkının nasıl başladığından tutun da cinin gerçekleştirdiği dileklere kadar her şey aynı şekilde aktarılmış.

Ana hikâyenin dışında Ciri’nin hikayesini yine aralarda görmeye devam ediyoruz. Sevgili Fareçuval (oyunlarda Ermion diye geçen druid) ise bu bölümde kitaplarda yer almayan, üzücü bir olay yaşıyor.

Witcher 6. Bölüm İncelemesi: Rare Species

Kader Kılıcı’nın açılış öyküsü olan “Olasılıkların Sınırı” öyküsünden uyarlanan bu bölümde meşhur Borch Üçkarga ve iki Zerrikanya’lı korumasıyla karşılaşıyoruz. Açıkçası çok büyük merak ve heyecanla beklediğim bir karakterdi. Ama Borch’u kısa boylu ve yaşlı bir adam olarak görünce bir parça hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmem gerek. Fakat korumaları Tea ve Vea tam hayal ettiğim ve olmaları gerektiği gibi… Yarpen Zigrin ise köse sakalıyla olmasa bile küfürbaz ve asabi karakteriyle kitaplardaki hâlini aratmıyor.

Geralt, Dandelion, Borch, Yarpen, Sör Eyck ve Yennefer’ın da dâhil olduğunu kalabalık bir av ekibi civar köylere dehşet saçan bir ejderhanın peşine düşüyor bu bölümde. Hikâyenin aksine kral ve tebaası av ekibine katılmıyor. İnsanlar, cüceler ve büyücüler arasındaki gergin ilişkinin yanı sıra her grubun Witcher’lara olan bakış açısı da çok güzel bir şekilde işleniyor bu bölümde. Ufak tefek değişiklikler de olsa izlemesi gayet keyifliydi.

Ciri’nin hikâyesiyse yine kitaplarda hiç yaşanmamış, tamamen senaristlerin bölüm akışı için uydurmuş olduğunu düşündüğüm ara detaylarla sahnelerinde devam ediyor.

Witcher 7. Bölüm İncelemesi: Before a Fall

Bir kez daha zaman döngüsünün başa sardığı ve Cintra’nın Nilfgaard tarafından henüz yakılıp yok edilmediği yıllarda başlıyor yedinci bölüm. Nihayet kaderinden kaçamayacağını anlayan Geralt şehre dönüp Ciri’yi almaya gidiyor. Ama Calanthe tarafından reddediliyor.

Diğer yandan Yennefer ile Istredd yıllar sonra yeniden karşılaşıyor ve aşkları yeniden alevleniyor. Bu esnada büyücüler konseyiyse Nilfgaard işgaline karşı kuzey krallıklarını birleştirip birleştirmemeleri üzerine tartışıp duruyor.

Sezon finaline bir nevi geçiş bölümü havasında geçen bu bölüm geçmişte yaşananları şimdiki zamana bağlıyor ve ilk bölümde anlamadığımız, havada kalan diyalogların manasını ortaya çıkarıyor.

Witcher 8. Bölüm İncelemesi: Much More

“Something More” adlı serinin meşhur öyküsünden uyarlanan bu sezon finali bölümünde Geralt kayıp Ciri’nin izine düşüyor. Ancak yolculuğu sırasında bir köylüyü korumaya çalışırken ciddi bir şekilde yara alıyor.
Diğer yandan kuzeyli büyücülerin Sodden’da Nilfgaard ordularına karşı verdiği ünlü mücadeleye şahit oluyoruz. Sodden Savaşı kitaplarda tüm kuzey krallıklarının, cücelerin ve büyücülerin farklılıklarını bir kenara atıp birlik olmalarıyla kazandıkları bir muharebe olarak anlatılır. Dizideyse Yennefer’la diğer büyücülerin Nilfgaard ordularına karşı verdiği ümitsiz mücadeleyi görüyoruz. Farklılıklara rağmen heyecanlı ve seyir zevki için güzel sahnelerdi. Eee malum kavuşma sahnesi ise epey farklı ama yine de duygulandırıcı bir şekilde orada karşımızdaydı işte. Eğer bunu izlerken boğazınız düğümlendiyse bir de kitaptakini okuyun ve deneyimleyin.

Kapanışı yaparken, yazımı okuduğunuz için teşekkür eder ve eleştirilerinizi bana mail olarak ya da YazBuz üzerinden iletebileceğinizi hatırlatmak isterim.

Davut Dülger
Beykent Üniversitesi / Sinema ve Televizyon
davut_dulger1@hotmail.com

read more
Sanat

Bir Sinema Öğrencisinin Gözünden Witcher İncelemesi

Witcher Görseli Dizi

Polonyalı ünlü yazar Andrzej Sapkowski’nin yarattığı ve ülkemizde de Pegasus yayınları sayesinde Türk okuyucuların gönlünde taht kuran The Witcher serisi, İngilizce’ye ve sonrasında Türkçe olmak üzere birçok dile çevrildi. Video oyunlarıyla da dünya çapında büyük bir popülarite yakaladı. Serinin 1993 yılında çıkan ilk kitabının ardından, şimdi sıra uzun zamandır konuşulan ekran yapımında. Hakkında çok şey yazıldı, çok şey konuşuldu ve sonucunda ister istemez beklentilerimizi arttırdı. Yapımın Netflix aracılığıyla yayınlanacağının kesinleşmesinin ardından, Witcher takipçileri merak içerisinde oyuncu kadrosunun açıklanmasını beklemeye koyuldular. Oyuncu kadrosu açıklandıktan sonra ise Henry Cavill’in Geralt rolüne ne kadar heyecanlandıysak, Yennefer rolüne seçilen Anya Chalotra’yı da o kadar eleştirdik. Netflix’in ayrıca geçmiş dönemde bazı devraldığı yapımların da kalite standartlarını düşürmesi, dizi hakkında beklentilerimizin ister istemez düşmesine neden oldu. Sonucunda ben de dahil birçok insan daha fazla hayalkırıklığı yaşamak istemiyordu. Ama tüm bunlar, Witcher dizisini izleyene kadar benim de aklımda döndü ve durdu.

The Witcher’ın Karakterleri ve Oyuncuları

Dizideki oyuncuların performansları benim için inişli çıkışlı bir grafik çizdi. Kimini oldukça başarılı buldum, kiminiyse hiç sevemedim. Başlangıcımızı dizinin başrolü olan Henry Cavill’in, hayat verdiği Geralt karakteriyle yapmamız uygun olacaktır. Canlandırdığı karakteriyle, ses tonu ve aksiyon sekanslarında olan performansıyla dört dörtlük bir iş çıkarmış. Gerald karakteri bizler için kitaplar ve sonrasında oyunlarıyla oldukça güçlü bir kişilik olarak canlanmaktaydı. Diziyi izlemeden önce, aslında aklımızda kanlı ve canlı bir Gerald yapısı mevcuttu. Diziyi izlediğimizde ise her şey tam anlamıyla olması gerektiği gibi karşımızdaydı. Bu rolün altından layıkıyla kalktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Gerald / Henry Cavill

İlk birkaç dakika boyunca, daha önce Henry Cavill’in Supermen performansını izlediyseniz ister istemez gözünüzde de bir süper kahraman olarak canlanıyor. Fakat Henry Cavill kendini ifade etmek için zaman buldukça, bu duygudan sıyrılıp Gerald’ı karakterini seyre dalıyorsunuz. Ses tonunu ve vurgularını, Doug Cockle’nin The Witcher oyun serisinde kullanma şekline oldukça yakın tutarak başarılı bir iş çıkarttığını söyleyebiliriz. Henry Cavill, bir röportajında serinin video oyunlarını oynarken Cockle’ın sesine hayran kaldığını ve dizide bunu taklit etmeye çalıştığını da itiraf etmiş. Zaten kendisi de hem oyunların hem de kitapların büyük bir hayranı olduğunu röportajlarında sık sık belirtmişti.

Yennefer / Anya Chalotra

Yennefer için ne söylersem subjektif bir eleştiri olmaz ve objektif olarak bunu aktarabilir miyim bilmiyorum. Kendisi çok büyük ihtimalle bugüne dek gördüğüm en kötü cast seçimlerinden biri. Oyundaki Yennefer’e benzemesini beklemiyorum elbette; çünkü oyunda ortaya çıkartılan Yennefer tam anlamıyla cinselliğin ve kusursuz bir kadın simgesi görüntüsünde.

Karakteri izlediğimde mimikleriyle, hareketleriyle ve oyunculuğuyla Geralt’ın yanıp tutuştuğu o kusursuz kadını daha iyi canlandıracak biri seçilebilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Şahsi kanaatimce Anya Chalotra bu rolün çok altında kalmış. Her şey olumsuz değildi yine de Yennefer ile ilgili. Geçmişini görmemiz, bir büyücü olmadan öncesinde nasıl biri olduğuna şahit olmamız, hikayenin derinliği ve rengi açısından çok hoş ayrıntılardı. Fakat karakterin sekiz bölümlük gelişiminde çizdiği profil, her şeyi isteyen bir kırık egodan, kılıç kullanarak büyücü arkadaşlarıyla fantezi kalelerini savunan bir savaş kahramanına dönüşmesi beklentilerimizi bu noktada da olumsuz sonuçlandırdı. Sodden Kahramanı onurunun Triss’ten alınıp Yennefer’a verilmesini de anlamsız buldum açıkçası.

Ciri / Freya Allan

Ciri ise çoğumuzun önceden de fark ettiği üzere kitaplardakinden çok daha büyük bir yaşta, neredeyse ergenliğe erişmiş genç bir kız olarak çıkıyor karşımıza. Yine de Freya Allan rolünün hakkını fazlasıyla verebilmiş. Oyunculuğunu beklentilerimin çok üzerinde buldum.

Dandelion – Jaskier / Joey Batey

Dandelion bildiğiniz gibi. Uçarı, kaçarı, komik, eğlenceli ve çapkın. Ozanımızın yer aldığı sahneler, tıpkı kitap ve oyunda olduğu gibi insanın yüzüne bir tebessüm bırakıyor. Bu arada, biz kendisini İngilizce metinlerde Dandelion olarak tanısak da karakterin Lehçedeki ismi aslında Jaskier olduğunu hatırlatmakta fayda var. Dizide de yapımcılar o yüzden bu ismi kullanmış.

Triss Merigold / Anna Shaffer

Triss Merigold sadece kitap ve oyunu takip edenler için değil, Playboy dergisine kapak olan ilk oyun karakteri olma özelliği taşıyan güçte bir karakter. Kızıl saçları, iri göğüsleri ve betimlemesi hiç bir zaman bitmeyen arzulu büyüleriyle, bütün izleyicilerin gönlünde taht kurmuştu. Ancak dizi cast’ı açıklandığında, Yennefer konusunda ne eleştirdiysek, Triss konusunda daha fazla eleştirmemiz gerekiyor aslında yapımcıları.

İlk gördüğümden beri yanlış cast olduğunu, sosyal medya üzerinden birçok insan dile getirdi. Diziyi izledikten sonra da fikrimin değiştiğini maalesef söyleyemeyeceğim. Tamam, kızıl saçlı olması CDPR (oyun firması) ’ın sonradan eklediği bir şey. Triss’in saçları aslında kestane rengi. Ama sorun saçlarının rengi değil zaten. Büyücüler loncasının en genç üyesi ve güzellik büyüsü kullanmadan da insanları kendine hayran bırakan Triss gitmiş yerine otuzlu yaşlarının sonunda cinsellikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir kadın gelmiş. Serinin cinsellikle bağdaşımı olan büyücülerin arasında Triss her zaman kitaplarda dikkat çekerken dizide ise daha büyük ve olgun gösteren kabarık siyah saçlı bir kadının canlandırmasına emanet edilmiş.

Kraliçe Calanthe / Jodhi May

Kraliçe Calanthe, Eist Tuirseach (gördüğüm en kötü Skellig’li) ve Vilgefortz gibi karakterler için seçilen oyuncular rollerinin üstesinden gelebilmişler. Ama bazıları hem dış görünüşleri hem de kitaptaki kişilikleriyle uyumsuzluklarıyla bu konuda fazlasıyla hayal kırıklığına uğrattı. Şişman ve sakallı Kral Foltest’e verdiğim örneklerden en barizi sanırım. Öte yandan Fareçuval, Tissaia de Vries, Cahir, Sör Eyck ve Crach an Craite gibi yan karakterleri canlandıran oyuncuları hem çok sevdim hem de başarılı buldum.

The Witcher Efektleri, Kostümleri ve Müzikleri

Dövüş sahneleri, görsel efektler, kostümler, dış ve iç mekânlar dönemi olabilecek en iyi şekilde yansıtıyor. Netflix bu açıdan alkışı hak ediyor. Ancak Nilfgaard’ın fetihlerinin dinî bir sebebe bağlanması, bir tür Haçlı seferi gibi gösterilmesi, kitaplarla dizi arasındaki bariz bir tutarsızlık olarak değerlendirilebilir. Beyaz Alev tarafından yok edilip yeniden doğacaklarına inanan Nilfgaard’lıların acımasız askerleri, bu inanışlarına bağlanmış. Oysa Roma İmparatorluğu’ndan esinlenerek yazılan bu imparatorluk kitaplarda sadece topraklarını genişletmek için savaşır. Muhtemelen ilerleyen sezonlarda Emhyr’in Ithilen’in Kehaneti’ne duyduğu takıntıyı da dinî bir boyuta taşıyacaklarını düşünüyorum.

Dikkatimi çeken bir diğer şey ise dizide çok az canavar olmasıydı. Tam anlamıyla bir yaratıkla karşılaşmadık ne yazık ki. Az da olsa canavarlar üzerinde olan görsel efektler tek kelimeyle muhteşemdi!

Dizinin müzikleri, özellikle de açılış sahnesinde çalan parça oyunlardaki aksiyon ruhunu izleyicide de canlandırmayı başardı. Seçilen bazı karekterleri oyuna nazaran yanlış tercih etmeleri haricinde fazlasıyla başarılı bulduğumu belirtmeliyim. Arada inişli çıkışlı bölümler ve tutarsızlıklar olsa da genel olarak The Witcher kitaplarının havasını yansıtan bir yapım çıkmış ortaya. Henry Cavill çok başarılı bir Geralt olmuş. Sonraki sezonlarda da çizgilerini bozmadan ilerleyip ve hikayeye biraz daha sadık kalınarak ilerlenirse seyir zevki yüksek ve heyecanlı bölümlerin bizi beklediğini söylersem abartmış olmam. İtiraf etmeliyim ki bir çırpıda diziyi bitirmiş olduğumdan dolayı pişmanlık hissediyorum. İkinci sezon gelirken sizlere dizinin bütün bölümlerini tek tek ayrıntılarıyla incelediğim bir yazı dizisi hazırlıyorum.

Davut Dülger
Beykent Üniversitesi
davut_dulger1@hotmail.com

read more
Sanat

Sean Penn: Türlü İşlerin Adamı Bob Honey İncelemesi

WhatsApp Image 2019-11-14 at 15.56.33

Sean Penn ismini daha önce hiç duydunuz mu? İki kez Oscar kazanarak adını ve yüzünü Amerikan emperyalizminin ulaştığı bütün ülkelere taşımayı başarmış bir aktör ve yönetmendir. Ancak bugünki yazımızın konusu olma sebebi, kendisinin ilk romanı olan Türlü İşlerin Adamı Bob Honey ya da orijinal adıyla Bob Honey Who Just Do Stuff. Öncelikle belirtmeliyim ki, kitabı Kasım’ın ilk haftasında Alakarga yayınlarından temin ettim ve 190 sayfayı sadece birkaç saat içerisinde tamamladım. Kitap hakkında detaylı incelemelerimi ve kitabın eleştirmenlerce nasıl değerlendirildiğini sizlere yazım içerisinde aktaracağım. Fakat yazıya devam etmeden önce bolca sürpriz kaçıran barındırdığını unutmayın. 

read more
Sanat

Nasıl Yazar Olunur? Kitap Yazarken Nelere Dikkat Edilmesi Gerekmektedir?

Duvar kitaplığı.

Yazar olma eylemi birçok insan için oldukça zor gözüken ve farklı yazarların eylemlerini takip ederek yapılacağı zannedilen bir zanaat veya sanatsal bir üretimidir. Ancak işin aslı görünenden biraz daha farklıdır. Yazar olma sıfatı ya da statüsü, geçmiş yüzyıllara kıyasla günümüzde oldukça kolay elde edilen ve belirli bir altyapı barındırmamasına karşın kendini dışavurmak isteyen herkes tarafından rahatlıkla yapılabilecek bir eylemdir. Burada fikir beyanatı yapmadan doğrudan konuyu vermeye çalıştığımın altını çizmek istiyorum. Çünkü artık piyasada birçok yazar oluşu ve bu konuda belirli bir standartın olmaması mesleğin ve içeriğin standartlarının düşmesine neden oldu.

Yazar Nedir?

Kısaca yazarlık, yazı yazarak belirli bir içerik üreten kişiye verilen sıfattır. Yazarlık statüsüne ulaşmak için bilinenin aksine belirli bir yazı disiplininde yazmaya gerek yoktur. Estetik açıdan kalite barındırması ya da belirli bir bilgi vermesi de koşul barındırmaz. Yazar olma eylemini yerine getirmek için kişinin sadece yazması ve bu üretimi bir meslek olarak nitelendirmesi gerekmektedir. Yazar olma eylemini faaliyete dökmek için yapılması gereken tek şey, yazılı bir üretim meydana getirmektir. Geçmiş dönemde yazı yazmak ve yayınlatmak oldukça zor şartlar altında gerçekleştirildiği için, yazar statüsü toplumun aydın kesiminden olan kişiler tarafından gerçekleştirilirdi. Günümüzde ise maalesef belirli bir standart ya da amaç taşımaksızın her kitap yazmak isteyen rahatlıkla eserini yayınlatabilir.

Yazarlık Eğitimi Nasıl Verilir?

Başta yazarlığın tanımını yapma nedenim; yazar olma durumuna karşı belirlenen fikirlerin, aslında belirli bir disiplin ve estetik kaygıyı yazar olmak isteyen kişilere yansıtma arzusunun, bir noktada yapay olduğunu ispatlamaya çalışmamdan kaynaklanmaktadır. Çünkü yazar olmak isteyen kişilerin çeşitli amaçları olsa bile, güncel yazı piyasası içerisinde var olmalarının anahtarı, bu standartları karşılamaktan geçeceğine inanılıyor olmasıdır. 

Yazarlıkta özgün olma durumu günümüzde çok nadir rastlanan bir biçimdir. Özgün olan yazılar postmodern ya da deneme kalıplarıyla yayınlanırken, diğer alternatif türlere göre daha az dikkat çekmektedir. 

Verilen eğitimlerin sonucunda, size belirli standartlarda yazı yazma ve içerik üretme öğretilmesi mümkündür. Fakat bu sizin, bu eylemlerden beklentiniz olan şeyleri karşılayacağınız anlamına gelmez. Birçok yazar, yazı yazma eylemini arzularını yerine getirmek adına gerçekleştirir. Bunlar arasında; yazı yazarak para kazanmak, ünlü olmak, düşüncelerinin değerli olduğunu ispat etmek, yazılarını ve sesini olabildiğince çok kişiye duyurabilmek, varlığını ispat etmek ve fark yaratabilmek yer alır. Yazar olmak isteyen kişi, bunlardan birini ya da hepsini aynı anda isteyebilir. Ancak size çoğu işletmenin para karşılığı sunduğu bu yazarlık eğitiminin sonucunda kendinizi bir ya da daha fazla arzunuzun karşılandığını görmek maalesef biraz şans işidir. Bu yüzden de minimum beklentiyle, bir hobi olarak değerlendirerek başlamanızı daha sağlıklı buluyorum. 

Yazar Nasıl Olunur?

Yazar olmak için öncelikli olarak yayınevlerinin nasıl düşündüğünü kavramanız gerekmektedir. Daha önce “Üç Kere Ağza, Üç Kere Burna Yayın Öyküsü” kısmında da belirttiğim gibi, yazar olma durumunuzu tasdik etmek için kitabınızın yayınlatılması gerekmez. Ancak çoğu kişi benim gibi tercihte bulunarak yazılarını yayınlatma yolunda ilerlemeyi seçebilir. Ben de bu yolda ilerleyerek kendimi yazı dünyasına atma ve kalıcı olma arzusuyla hareket ettim. İlk karşıma çıkan duvar, özgün olma fikriyle mücadele etme düşüncesiydi. Eğer belirli bir seviyenin üzerinde bir yazar olmak istiyorsam, kendi standartlarıma göre özgün olmam gerekecekti. 

Kitap yazma düşüncesine başlamadan önce, kısaca öykümü belirttim. Burada belirli bir öykü belirleyerek başlamanız çok önemli. Sonrasında bu öyküyü üç eşit parçaya bölmek gerekti. Bunu en basit edebiyat tabiri olarak giriş, gelişme ve sonuç olarak nitelendirelim. Bu şekilde zor ifade edeceğimden dolayı örnekle ilerlemenin daha kolay olacağını düşünüyorum.

Diyelim ki öykümüz Ali isminde bir çocuğun başından geçen olumsuzluklar ve sonucunda bir kadın ile tanışıp mutlu olması. Hikayeyi üç eşit parçada anlatmak istiyorsak, giriş kısmında Ali’yi ve Ali’nin evrenini anlatmamız gerekir. Böylece okuyucular Ali’ye empati kurabilir ve Ali’nin hangi durumda nasıl tepki vereceğini az çok tahmin edebilirler. Gelişme kısmında ise Ali mücadelesine başlar ve başından geçen olumsuzluklar anlatılır. Sonuç kısmında ise kız arkadaşı ile tanışır ve hikayemiz mutlu sonla tamamlanır. 

Tabi ki Ali’nin hikayesini oluşturma durumumuz bununla da sınırlı değil. Hikayenin alt yapısını ne kadar güçlü hazırlarsak geriye kalan kısımlarda daha tutarlı ve mantıklı bir içeriğe sahip olmuş oluruz. Bu yüzden Ali’yi tam anlamıyla bir empati noktasına çekmek için, biz okuyucuyla paylaşmayacağımız ama kendimiz yazı yazarken sıklıkla kullanacağımız bir karakter altyapısı hazırlayacağız. Burada Ali’nin yaşı, okulu, ailesi, çocukluğu, idealleri, kitaba kadar başından geçen olayları kısaca anlatacağız. Bunu sadece Ali için de yapmayacağız. Bu sayede karakterlerimizin alt yapısı tamamen hazır olacak ve davranışları belirli bir kalıp ve şema belirleyecek. Bu şemaları doğrudan hazırlayabildiğimiz için simgesel olarak ve ideolojik açıdan her türlü düzenlemeyi yapmamız mümkün olacak. 

Hikayemizin olay örgüsü bir diğer önem taşıyan ayrıntımız. Olay örgüsünü hazırlarken daha önce hazırladığımız giriş, gelişme ve sonuç ekseninde hareket etmemiz gerekiyor. Giriş kısmında Ali’nin hayatını anlatırken hangi ayrıntıları vereceğimizi, belirleyeceğimiz sahne ve sekanslarla okuyucularla sırasıyla buluşturacağız. Öncelikli olarak bunların başlıklarını tek tek hazırlamamız gerekiyor. Ali’nin evi, Ali’nin arkadaşları, Ali’nin iş durumu ve Ali’nin yalnızlığı olarak belirlediğimizi varsaydığımız bu eksen içerisinde her bir başlığın içerisinde belirli bir tutarlılık barındırması için mekanları ve yan karakterleri de işin içerisine katmamız gerekiyor. Bunu da hikayeyi üç eşit parçaya böldüğümüz gibi; giriş, gelişme ve sonuç eksenini de kendi içerisinde paydalara bölerek başaracağız. Bu sayede hikayenin girişinden sonucuna kadar gideceği yön haritası elimizde baştan sona tamamen belirlenmiş olarak hazırlanacak. 

Sonunda bütün şema ve taslaklarımız hazırlanmış, işin mimarlığı ya da mühendisliğini bitirmiş bir vaziyette düzenleme kısımlarına ilerleyebiliriz. Bu noktadan itibaren elimizde olan şema doğrultusunda olay örgüsünü ve sahneleri betimleyecek ve taslağımızı yazmaya başlayacağız.

Kitap Nasıl Basılır?

Öncelikli olarak yayınevlerinin çalışma prensiplerinden bahsetmek gerekiyor. Yayınevleri; dizgi, editörlük, sanat yönetimi, kapak tasarımı, reklam, pazarlama, basım ve dağıtım konusunda yazarlara ve okurlara hizmet etmektedir. Amaçları, bu doğrultuda yatırım yaptıkları bir yazardan aldıkları içerikten maksimum kazancı sağlamaktır. Bir yazar, ilk kez basılı yayın perdesini aralamak isterse, yayınevleri yukarıda yaptıkları işlerden maksimum masrafları çıkartarak oluşabilecek zararları minimalize etmeyi amaçlarlar. Sonucunda da kişinin yazdığı yazıdan bağımsız olarak belirlediği bütçesi, basım ve dağıtım konusunda yayınevlerinden faydalanmalarını sağlayabilir. Kısaca kişinin ne kadar iyi yazdığından daha önemli olan bir konu varsa o da bu iş için ayıracağı bütçesidir. Bu konuda bütçesi olmayan kişiler, kitaplarının dizgilerini, editörlüğünü, kapak tasarımlarını, bandrolünü ve tasarımlarını kendileri yapabilirler. Böylece yayınevlerine çıkarttıkları masrafı en aza indirebilirler. Ben ilk çıkarttığım eserde bu yolu izledim. Bunun avantajlı ve dezavantajlı tarafları mevcut. Ancak o da başka bir günün konusu. 

Kısaca kitap çıkartma işlemi hiç de göründüğü kadar zor bir durum değil. Sizden hayallerinize giden yolda olağanüstü rakamlar bekleyen yayınevleriyle çalışırken koşulları her iki taraftan da değerlendirmeniz açısından bu yazıyı hazırladım. Umuyorum siz de hayallerinize ulaşabilirsiniz.

read more
Sanat

Joker Filmi Detaylı İncelemesi

Joker

Joker, sinema dünyasında her daim varlığıyla renk katan bir karakter olarak yaklaşık elli yıldır bizlerle. Bu yıl çıkan orjin hikayesiyle Joker, beklentilerimize karşılık vermeye çalışıyor. Öncelikle belirteyim, son paragraf dışında film hakkında spoiler olmayacak.

Öncelikle filmin ilk duyurulmasından öncesinde yaşananları tekrar hatırlayalım. Christopher Nolan’ın efsanevi Batman üçlemesinin ardından film ve Joker hakkında beklentiler ister istemez arşa çıkmıştı. Batman üçlemesinin üzerinden 10 yıl geçmesinin ardından DC, tekrar Batman filmlerini çekeceğini duyurdu. Batman filmlerinde Joker’e rol verilmesini beklerken, maalesef beklenmedik bir filmde Joker’in olacağı duyuruldu: Suicide Squad.

Suicide Squad ve Joker

Suicide Squad (2016)

Film yeterince bilinmeyen ancak DC fanları tarafından savunulan bir hikaye olan Suicide Squad’dan uyarlanacaktı. Dolayısıyla Joker de filmde yer alacaktı. Böylece filmden beklentiler hızla artmaya başladı. DC’de doğru bir karar alarak film için beklentileri karşılayabilecek bir oyuncu ile anlaştı: Jared Leto. Jared Leteo daha önce; Requiem For a Dream, Fight Club, American Psycho ve Mr. Nobody gibi filmlerle oyunculuğunu ispatlamış olan oldukça büyük bir aktör.

Jared Leto

Suicide Squad’ın çekim planı tamamlanıp setten fotoğraflar gelmeye başlayınca, Joker hayranlarını ikiye ayıran bir gelişme meydan geldi. Joker fazla renkli bir karakter olmuştu. Pop Art sanat akımından fırlamış, modern yüzyılda tamamen post gözüken ancak içerisinde oldukça tutarsız olan bir görüntüye sahipti. Yine de çoğu kişi tekrar Joker’i sinemada görmek için bu durumu görmezden gelmeye hazırdı. Çok geçmeden film sinemaya girdi ve ne hüsran. Film gerçekten beklentilerin altında yok olmuştu. Üstelik Joker, film içerisinde toplamda 10 dakikalık sahne alamamıştı! Bir de üzerine Jared Leto’nun yaptığı “Ellerinde solo Joker filmi çekecek kadar çok sahne var!” açıklamasının ardından işler tamamen çığırından çıkmıştı.

Suicide Squat filmi baştan sona birçok hata barındırmasına rağmen, 2019 yılında devam filmi olan Birds of Prey vizyona girecek. Filmin sadece fragmanını izleyerek şunu söyleyebilirim, elinizde Margot Robbie gibi bir oyuncu varken neden böyle bir film çekme gereği hissedersiniz ki? Cevabı basit: Margot Robbie ile büyük ihtimalle yıl sonunda tamamlanacak bir sözleşmeleri var ve bu filmi sessiz sedasız çekerek bu anlaşmayı tamamlamayı planlıyorlar. Her şey daha ne kadar kötü gidebilir sorusuna ise “Batman v Superman” filminin de tamamen fiyasko ile sonuçlanması, Warner Bros ve DC arasında iplerin tamamen gerilmesine sebep oldu.

Ellerinde iyi bir formül olmadan tekrar film yapma işine girmek istemeyen DC, Wonder Women ve Aquaman gibi karakterlerin solo filmleriyle başarı yaşamayı da başardı. En büyük rakibi Marvel ile kıyaslandığında başarılarının devede kulak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonunda Solo Joker Filmi Duyuruldu!

Sonunda Joker filmi iki yıl önce duyuruldu. Film Joker’in orjin hikayesini anlatacağı kısa sürede sosyal medya gündemine bomba gibi düştü. Bir orjin hikaye daha demeyin, bence de gına geldi. Ama olsun, Spider-Man orjin hikaye anlatmak için 2002’den beri 3 kez farklı oyuncu ve farklı hikayelerle karşımıza çıkarken, Joker’e bu şansı vermek yanlış olmayacaktır.

2002’den beri anlatılan üç farklı Spider-Man orjin hikayesi ve başrol oyuncuları.

Joker filmin başrolü için birçok aday konuşuldu. Ben de pür dikkat hangi oyuncu ile anlaşacaklarını beklemeye koyuldum. Bir ara tekrar Jered Leto oynayabilir mi diye düşünürken, Joaquin Phoenix ismi medyaya düştü. Kısa süre sonra da açıklandı.

Joaquin Phoenix’in Joker rolü için açıklanmasının ardından hayran yapımı bir uyarlama.

Joaquin Phoenix; Her ve Gladyatör gibi 30’a yakın gişe filminde oynamış ve Oscar kazanmış bir aktör. Özellikle Gladyatör filminde olan performansıyla, Villian (Kötü Kahraman) oynayabildiğini göstermiş ve çok sevilmişti. Düşünün, Russell Crowe gibi bir oyuncu (balon) bile Joaquin Phoenix sayesinde Oscar kazanabiliyor…

Zamanlar ilerliyor, film için beklentimiz git gide artmaya başlıyordu. Setten düşen fotoğraflar ise beklentimizin boşuna olmadığını ispatlar nitelikteydi. Film içerisinde tercih edilen oyuncular kadar, filmin renk paleti de oldukça dikkat çekiciydi. Böylece geçen yıl ilk teasar yayınlandı.

Joker ilk Teaser

Teasar baştan sona Joaquin Phoenix kokuyordu. Herkes beklentiyi arttırmamak konusunda fikir birliğine varmış, DC’nin ve Warner Bros’un geçmiş yapımlarında yapılan hataların bu filmde de tekrar edilebileceği konusunda korku duymaya başlamıştı. Ekşi Sözlük, Reddit ve Twitter üzerinde olan yorumlarda, herkesin endişesi eşitti. Şahsen konuşmam gerekirse, yapım aşamasında Logan‘a çok benzettiğim Joker’de, beklentilerimin boşa gitmemesi için çok umut ettim. Çünkü Logan (2017) standartların oldukça üzerinde olan bir süper kahraman filmi olmasına rağmen, abartıldığı kadar güçlü bir yapım olduğunu maalesef düşünmüyorum.

Sonunda Joker’i bugün izledim. Şu kadarını söylüyorum, Oscar kesinlikle Joaquin Phoenix’e gidecek! Bu nasıl bir oyunculuktur arkadaş. Bu nasıl bir standart yükseltmedir. Kendinden önce oynayan dört büyük Joker oyuncusunu hiçe sayarak (The Dark Knight’da oynayan Heath Ledger efsanesini de içine katarak), gelmiş geçmiş en iyi Joker performansının bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabi bunda etken olarak, bu filmin bir orjin hikayesi olduğunu da eklemek istiyorum. Ayrıca daha önce iki farklı oyuncunun aynı rol için Oscar aldığı tek karakter olan Godfather filmindeki Don Corleone (Marlon Brando ve Robert De Niro), bu istatistikliğine de veda edecek gibi görünüyor. Çünkü Joker ile daha önce Oscar kazanan Heath Ledger’in ardından bu yıl Joaquin Phoenix’de aynı rol için Oscar alacağını düşünüyorum.

Filmin senaryosu, konusu ve temasına baktığımızda ise klasik bir orjin hikayesi olduğunu görüyoruz. Ancak diğer orjin hikayelerinden ayıran ufak bir farkla. Yönetmen baştan sona kendi dokunuşlarını film üzerinde hissettiriyor. Filmde oynayan yardımcı erkek oyuncu rolünde olan Robert De Niro ise bir resital sunuyor. Ancak Joaquin Phoenix’den onu konuşmaya fırsatımız kalırsa… Film oyuncular konusunda oldukça şanslı olduğunu da eklememiz lazım. Joker’in annesi rolüyle bizlere eşlik eden Frances Conroy, daha önce Six Feet Under‘da oldukça dikkat çekmişti.

Film baştan sona aslında birçok kaliteli yapıma selam vermekten çekinmiyor. Robert De Niro’nun başrolde oynadığı Taxi Driver filmine oldukça yakın sahneleri ve hikayesi mevcut. Requiem For a Dream‘in sahip olduğu drama estetiği ve müzik kullanımı yine dikkat çekiyor. Son olarak da Bird-Man‘in çekim açıları ve karakterin hem iç hem de dış boyutlarını yakalama arzusunu filme enjekte ederek yönetmen, üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Son alıntı olarak Fight Club olduğunu söylemek isterdim ancak yönetmen Artur’un sanrıları konusunda kendini hiç zorlamak istememiş. Son olarak film içerisinde azınlık hakları ve toplumun azınlıklara karşı olan tavırlarını eleştirirken, herkesin aslında içerisinde bir azınlık barındırdığı mesajını vermeye çalışıyor. Filmin sonunda ise anarşi, mutlak yönetim biçimi olarak gösteriliyor ve Joker’in mücadelesi anlam kazanıyor.

Joker Filminin Konusu

Gotham şehri hiç olmadığı kadar kötü bir dönemindedir. Şehirde çöpler toplanmıyor, hayat kötüye gidiyor ve gündelik hayat ile suç artık bütünleşmiş bir şekilde yaşanıyordur. Bu olumsuzluklar içerisinde başrolümüz olan Artur annesiyle birlikte yaşayan bir palyaçodur. En büyük hayali bir gün komedyen olmaktır. Babasını hiç tanımamıştır. Ancak Artur’un ilginç bir hastalığı vardır. Artur olduk olmadık yerlerde kahkahalar atarak gülen bir sinirsel bozukluğa sahiptir. Bu yüzden de hayatı boyunca işleri hiçbir zaman yolunda gitmemiştir. Gündelik hayatında yaşadığı sorunlar onun psikozunu daha da kötü etkileyerek, silahla gezmesine neden olur. Bir gün metroda üç adamın saldırısına uğrar ve o adamları öldürerek oradan kaçar. Bu adamlar toplumun üst statülerinden birileri olması şehir içerisinde olan azınlıkları ve toplum içerisinde yok sayılan kötü şartlarda olan insanları belirli bir bayrak altında toplanmaya itmiştir. Bu suçları bir palyaçonun işlediği bilindiği için herkes palyaço maskesi takarak gezmeye ve toplanmaya başlar. Çok geçmeden Artur annesinin aslında kendi annesi olmadığını ve evlat edindiğini keşfeder ve babasının Thomas Wayne olduğunu düşünür. Ancak gerçek hiç de düşündüğü gibi değildir. Artur evlatlıktır ve üvey annesi, sevgilisi olan Thomas Wayne ile birlikte yaşarken, onun taciz edilmesine göz yumar. Artur sakin bir şekilde annesini öldürür. Sonunda en büyük hayali olan televizyon şovuna çıkar ve yaptıklarını itiraf eder. Televizyon şovunu sunan şovmeni de öldürerek teslim olur. Polis arabasında götürülürken, fanatikleri onu kaçırır. Sonunda bir akıl hastanesinde olan Artur artık tamamen Joker olmuştur.

Dip not: Filmin son sahnesine girmeden önce Joker makyaj yaparken, aynada annesinin resmini görür. Resmin arkasında “Sevgilerle T.W.” yazmaktadır. Bu da bir noktada annesinin haklı olduğunu ve aslında annesiyle birlikte olup ona da zulüm eden kişinin Thomas Wayne olduğunu gösterir. Bu da Artur’u yani Joker’i, Bruce Wayne’nin abisi yapar. Yani Joker ve Batman kardeştir.

read more
Sanat

Andy Warhol ve Pop Art Sanat

Pop Art Sanat Örneği

Merhabalar sevgili okular, bugün sizlerle ilk buluşmamızı gerçekleştirdiğim bu yazımda, en sevdiğim sanat akımlarından birisi olan “Pop Art” akımını ve akımın en önemli temsilcilerinden birisi olan Andy Warhol‘dan bahsedeceğim.

Öncelikli olarak, sizlere olabildiğince kısa bir şekilde Pop Art sanatını açıklayayım: Pop Art, 1950 yıllarında ilk kez bir sanat akımı olarak doğup, 1960’a gelindiğinde ise kitle kültürlerinden beslenerek, alınan imgeler ile bütün dünyada bilinen bir ivme kazanmıştır. Sanatçılar eserlerinde dönemlerin reklam afişlerini, kolaj çalışmalarını, çizgi romanları ve pornografiği kullanmışlardır. Pop Art’ın sanatsal amacı, sanat eserlerlerine duyulan biricik algısına karşı çıkarak, sanatın toplumsal metaların tamamında olduğu gibi tükenip bitebileceğini ve yeniden yaratılabileceğini anlatmaktır.

Pop Art’ın Doğuşu

Bu dahiyane akımın doğuşunda, Duchamp’ın fikirleri ve eserleri büyük bir referans noktası oluşturmuştur. Pop Art böylece sanatsal bir akım olarak varlığını belirli neden-sonuç ilkesinde dışarıya vuracak bir yapı üzerine kurulmuştur.

Duchamp’ın modern sanata ve sanatçıya karşı yaptığı eleştiri olarak sergisinden pisuvar eseri.

Duchamp sanat camiasına karşı duruşu oldukça nettir. Onun bu duruşu sayesinde Pop Art akımı da güç kazanmış ve 21. yüzyılda halen daha değer gören ve karşılığı olan bir akım olarak devam etmiştir.

Pop Art akımı canlı renkleri ve cıvıl cıvıl yansıtılan metalarıyla birlikte herkesin bildiği ve gördüğü ama sıranlıktan sıyrılmış haliydi. Bu akımda amaçlanan yansıtma biçimi de zaten bu şekilde sanat sayılmayanı dikkate bile alınmayanı odağına yerleştirmekti. Bu sıradanlığı en çok besleyen ve sunan sanatçı da nitekim Andy Warhol oldu.

Andy Warhol ve Eserleri

Andy Warhol sanat camiası içerisinde yer alan yüzbinlerce çılgın kişi ve düşünce arasında yeterince yokmuş gibi onların arasından bile sıyrılabilecek boyutta bir perspektife ve dışavuruma sahip olan bir kişiydi. Her akımın bir öncüsü tabiri caiz ise babası vardır. Benim için de Pop Art sanatının babası Andy Warhol olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin kapitalizm üzerine kurulu bir ülke olduğunun farkındaydı ve tamamen Pop Art kültürünü yansıtmak ve yaşatmak için yaşıyordu. Etrafındaki birçok insan onu anlayamazdı ve hatta onu anlayabilmek adına bir sanat medyası kuruldu. Etrafındaki insanlarla sohbetlerini ses kaydına alarak, yeni tanıştığı kişilere kayıt cihazını “karım” olarak tanıtırdı. Birbirinden farklı kişiliklere sahipti. Saçlarını griye boyar, böylelikle daha genç görüneceğini düşünürdü. Takma adı olarak Drella ismini kullanırdı. Bu isim içinde bulundurduğunu düşündüğü Drakula ve Sindirella’nın birleşimiydi. Kendini çoğu kez bir Drag Queen olarak tasvir ettiği de olmuştur. Bu rengarenk ve birçok insanın sıra dışı olarak tabir ettiği dahi adam, eserlerinin üzerindeki biricilik algısını alaşağı ederek, her şey üretimdir mottosunu hayatına ve eserlerinin tamamına yansıtmayı başarabildi.

Adını “Fabrika” olarak koyduğu devasa atölyesinde seri üretime geçti. Çılgın baskıları ve kolajları bugün bile halen daha gündemimizden düşmeyen 20. Yüzyılın Mona Lisa’sı olan Marilyn Monroe’yi baskılar ve farklı renklerle birlikte bir Pop Art sanatına çevirmeyi başarmıştır.

Marilyn Monroe ve Pop Art yansıması.

Elvis Presley’den Muhammed Ali’ye kadar tüm ikonik ünlüler onun ve sanatının bir parçası olarak izleyicilerle buluşmayı başardı. Tabi iş sadece ünlü kişilerin baskılarını yapmakla bitmiyordu. Çünkü Andy birçok eserini önce aklında tamamlar, hayata geçirilmesini fabrikasında, atölye çalışanlarına yaptırmayı tercih ederdi. Sanatçı olmak için eline fırça alarak tuval boyamayı tercih etmezdi.

İnsanların her gün defalarca gördüğü Coca Cola şişelerini ve dönemlerine göre varoş olarak nitelendirilebilecek konserve yiyeceklerinde bile baskılarına yer vermiştir. O zamana kadar insanların farkında dahi olmadığı objeler onun fabrikasında tekrar değerlendirilir ve sanatsal değerler kazanırdı. Dahiyane fikirlerle dolu olan sayısız esere ve akıma önayak olmayı başarmıştır. Saatlerce süren ve sadece tek bir replikten oluşan filmlere çekerek üretimin sürekliliğine nokta atışı yaparak, sanatsal dışavurumunu görsel eserlerin hemen hemen her alanında yansıtmayı başarabilmiştir. Dönemin tüketim alışkanlıklarına eleştiri için söylediği “Herkes birgün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözü halen daha sanat camiasının en felsefi düşünceleri arasında yer almaktadır.

İşin özü hepimiz gerçekten en azından on beş dakikalığına ünlü olmuyor muyuz? Günümüzün sosyal medya çılgınlığı da böyle bir olgudan kaynaklı olarak çıkmadı mı? Her on beş dakikada bir “Hey! Ben de buradayım” deme ihtiyacı hissetmiyor muyuz? Andy sadece sanat tüketiminden, seri üretimden bahsetmiyordu. Andy, her çağın vebası olan tüketme eylemini, izleyiciyi provoke ederek yine izleyicisine sunuyordu. İnsanlık, yaşamın döngüsü olan tüketimine yine devam ediyor ama tek bir farkla: Bizler artık kendimizi tüketiyoruz sayın okurlar. Tükettiğimiz kadar da asla üretemiyoruz.

Sizlere Pop Art sanat akımın en gözde cümlesi ile veda etmek durumundayım (tabi ki tekrar görüşünceye dek);

Less is bore (Sanatla Kalın)

Fazile Berna Budak
fazilet_budak@hotmail.com

read more
Sanat

Söyleşi: Hakan Unutmaz ve İlk Romanı “Höyük”

Höyük Kitabı Hakan Unutmaz

Hakan Unutmaz, “Höyük” adlı ilk romanını nihayet yayımladı. Kendisiyle Höyük ve gelecekteki projeleri üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Höyük, bir şair ve atanamayan öğretmenin hayatını konu ediniyor; edebiyat ve yaşamın çevresinde oluşan ve gelişen olay örgüsü, bir şairin gözünden okuyucularla buluşuyor.

Okuyucularımıza kendinizi tanıtabilir misiniz?

Merhaba. 1991 Denizli/Çivril doğumluyum. Türkçe öğretmenliği yapmaktayım. Ayrıca çeşitli dergi ve yayınevlerinde editörlük ve redaktörlük yapıyorum. Başarısız birkaç dergi ve fanzin çalışmam da oldu. Deneme, öykü, roman, şiir türlerinde metinler/kitaplar yayımlıyorum. Kısacası edebiyatla olabildiğince içli dışlı olmaya çalışıyorum.

Sizi daha önce şiirlerinizle tanıdık. Şimdi ise ilk romanınız “Höyük” çıktı. Şiirden romana geçiş süreciniz nasıl oldu?

Aslında ilk yayımlanan metinlerim deneme türündedir. Şiire daha sonra başladım. Şiir yazarken aynı zamanda öykülerle de çeşitli mecralarda yer aldım ama kitaplaşma sürecinde ilk şiir türüyle ortaya çıktığım için sanırım bu algı oluştu. Höyük, çoğu şiir kitabımdan önce yazıldı. Biliyorsunuz, ülkemizde yayım konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. Bu yüzden romanımı biraz bekletmek durumunda kaldım. Yaklaşık altı yıllık bir geçmişi olmasına rağmen ancak şimdi yayımlayabildim.

Höyük yayımlanınca okura ulaşma konusunda neler yaşadınız?

Yaşadığımız çağda okurun yazara, yazarın okura ulaşması o kadar da zor değil. Bunun için yazarın yapacağı çok da bir şey yok. Kendi reklamımı yapmaya çalışmak bana biraz ayrıksı geliyor. Görünürde şimdiye kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Birkaç internet satış mağazasında olmanız yeterli olabiliyor. Zaten büyük olarak lanse edilen sermaye yayınevlerinin birinden kitabınız çıkmadıysa perakende olarak eserinizi satmanız neredeyse imkânsız. Kitap yayımlanmadan önce göz önünde bulundurduğum bir unsurdu bu. Açıkçası beklediğimden daha fazla ilgi gördü.

Höyük’teki olayların kahramanı olan Çağlar’ın şahsi yaşantınızda bir bağı var mı?

Tam olarak işkillendirmesem de var diyebilirim. Karakterleri oluştururken çevremdeki insanlardan yararlanmaya çalışıyorum. Çağlar da hem kendimden hem de tanışık kişilerimden yola çıkarak oluşturduğum bir karakter. Söylemek istediklerimi genel olarak onun ağzından söylüyorum. Bağ olarak adlandırmak yerine kendime yakın olarak adlandırmak daha doğru olacaktır sanırım.

Arkeolojik çalışmalarda sezonluk işçi olarak görevlendirilen kahramanların yaşadıkları, gerçek hayattaki olayların kurgu hali mi?

Beş sezon boyunca Beycesultan Höyüğü’nde işçi olarak çalıştım. Geniş bir çalışma sahası olduğu için haliyle işçi ve akademik personel sayısı da fazlaydı. Külfetli bir iş olduğundan işçi değişim durumu yoğun oluyordu. Bu sayede onlarca profil biriktirebildim. Romandaki işçi kahramanların hepsi bu birikintinin harmanlanmış birer kopyasıdır.

Denizlili olduğunuzu öğrendik. Kitapta geçen olaylar sizin gençlik yıllarınıza dayanıyor mu?

Biraz önce de bahsettiğim gibi hikayemde sadece benim değil çevremdeki herkesin çocukluğuna, gençliğine, ölümüne dair olaylardan da esin var. Ana karakter olan Çağlar’ın bir öğretmen olması, şiirle ilgilenmesi gibi konuları kendi birikimime dayanarak işlemeye çalıştım. Olayların ise büyük bir çoğunluğu kurgu olmakla beraber duyulan/görülen yaşantıları da yansıtmak için çabaladığımı söyleyebilirim.

Akıcı bir dil hâkim kitapta. Bunu şiirlerinizin akıcılığına bağlıyor musunuz?

Bu görece, şiirlere bağlanmaktan ziyade anlattığım coğrafyanın diliyle ilgili bir durum. Taşra olarak adlandırılabilecek bir mekânda kullanılan dilin olabildiğince basite indirgenmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü orada insanların genel konuşma tarzı komutlarla ilerliyor. Bu komutları süslemeye çalıştığınızda coğrafya, samimiyetini kaybedebiliyor. Şiirsel dili ise sadece Çağlar’ı işlerken kullandım. Bu kullanımda da karakterin şair olması etkili oldu.

Bundan sonra yayımlanacak roman dosyalarınız var mı? Varsa bu dosyalar da Höyük gibi gerçek olaylardan esinlenecek mi?

Şu an başka bir yayınevinde yayıma hazırlanan bir roman dosyam daha mevcut. O dosyada olaydan ziyade durum değerlendirmeleri üzerinden ilerledim ve karakterlerimin hiçbirini tanımıyorum. Tamamen kurgusal bir yapıt oldu diyebilirim.

Okurların, size geri dönüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğiniz özel kişiler var mı?

Genel itibariyle olumlu dönüş aldım. Aldığım en olumlu dönüş ise babamdan oldu çünkü babam, yayımlanan on üç kitabımdan ilk defa birini sonuna kadar okuduğunu ve kitabı beğendiğini belirtti. Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğim özel bir kişi ise yok diyebilirim. Kişiye göre mümkün olduğunca eser vermemeye çalışıyorum.

Bundan sonra Hakan Unutmaz’ı nasıl göreceğiz? Şiir ve romandan sonra başka edebi türlerde eserler yazacak mısınız?

Yayıma hazır birkaç dosyam mevcut. Bunların üçü şiir. Onları yakın zamanda yayımlamayı planlıyorum. Ayrıca çocuklara yönelik bir öykü dosyam da var. İyi bir yayıneviyle anlaşma süreci içerisindeyim. İleride ise dergilerde kalan ve üzerine benim de ekleme yapacağım eleştirel deneme/makale türündeki yazılarımı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Şu aralar daha çok okumaya ve akademik çalışmalarıma yöneldiğimden bahsettiğim kitaplar ne zaman çıkar, bilemiyorum. Zaman gösterecek.

Sizin gibi yazarlığa gönül vermiş, yazan arkadaşlar için söyleyecekleriniz var mı?

Yazmak benim için bir enerji boşaltım aracıdır. Bunun için her fırsatta yazmaya çabalıyorum. Tabii ki öncelim okumaktır. Yazan arkadaşlara herhangi bir şey söyleyebilecek yetide olmadığımı düşündüğümden bu soruya net bir yanıt veremem. Tavsiye edebileceğim tek şey ise ertelememeleridir. İleride pişman olacağınız eserler bile yayımlasanız bu, sizin gelişiminizi göstermek açısından önemlidir.

Bu güzel röportaj için YazBuz ekibi olarak teşekkür ederiz.

Söyleşi: Sait Özden
Düzenleme: Bünyamin Aloğlu

read more
Sanat

Ulaş Nair’in Kaleminden Kısa Bir Öykü

Ulaş Nair ve genç yazar

 Ulaş Nair, Samsun’da ikamet eden genç bir yazar. Kendisi ile sayın Metin Toprak aracılığıyla tanıştım. Genç bir kalem olarak yaptığı işleri sonuna kadar taktir ettiğimi ve gelişimi için elimden geldiğince destek olacağımı belirtmem gerekiyor. Bugün kendi rüştünü ispat etmek için ilk eserini benimle paylaştı. Kısa bir hikaye ama onun geleceğe dair atacağı adımlarda büyük bir gelişime gebe. Sizleri daha fazla bekletmeden Ulaş ve hikayesi ile baş başa bırakıyorum.

Zabıta memuru Ekrem gözünü ağaçların arasındaki yıldızlı bir gökyüzü görüntüsüne açmıştı. Sonbaharın etkisiyle kurumuş yapraklar, rüzgarın da desteğiyle saatlerdir baygın yatan Ekrem’in mavi üniformasına düşmüştü bile. Kafasına yediği darbe uyandığında yaşananları hatırlamasını engelleyecek kadar kadar güçlüydü. Sol ve sağ ayaklarının arkasına, çapraz şekilde açılmış iki kesik Ekrem’in bir hayli kan kaybetmesine sebep olmuştu. Olayın ciddiyetini kavrayabilecek kadar kendine geldiğinde, hissettiği fiziksel acıdan sonra tattığı ilk duygu çaresizlikti.

Ölümün sessizce kol gezdiği yıldızlı bir gecede olduğunu uyandığının tam 5. dakikasında anlayabilmişti. Göz bebekleri yaşadığı çaresizliği anlatabilecek kadar büyüktü ve Ekrem ölümün acımasızca saldırdığının farkındaydı. Acıyla inlerken,”Yaşanacak bir cehennem hayatı varsa o hayat Dünyadadır, yaşamıyla da ölümüyle de acı verici.” diye düşündü.  Ölüm gözlerinin önüne simsiyah bir perde gibi çökmeye ve vücudu kaybettiği kanın etkisiyle hissizleşmeye başladığında düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Hayatını ölümün bir başlangıç değil kocaman bir hiçlik olduğunu düşünerek yaşamıştı. Öyle de oluyordu. Karanlık ve tatlı uyku Ekrem’i sıcacık kollarına çağırırken ne bir beyaz ışık görmüştü ne de bir Tanrı.

Ölürken sevdiklerini düşünmüyordu. Zaten uzun ve mutlu bir hayat yaşamak gibi bir planı da yoktu. Adaletsizliğiyle darbe üstüne darbe vuran bir Dünyada yaşamak yerine, derin bir uykuya gömülmeyi yeğlerdi. Ekrem, yorucu bir günün ardından uykuya dalarken hissettiği gibi, karanlığın derininden ölümü hissedebiliyordu. Tatlı bir hüzne kapılmayacak kadar çok kabullenmişti yok olmayı. Belki cesedini bile bulamayacaklardı. Büyük Çınar ağaçlarının dökülen yaprakları arasında çürümeye başlayacaktı. Belki bedeni birisi tarafından fark edildiğinde, kimliği bile tanımlanamayan bir et parçasına dönmüş olacaktı. Ama bu Ekrem için pek de önemli değildi. Gidişi Dünyada derin bir yara bırakmayacaktı zaten. Sadece eksilmiş bir kum tanesi. Zihninin içindeki küçük bir sessizlikten sonra Ekrem derin bir uykuya dalmıştı. Önemsiz kimliği, bedeniyle beraber silinmişti Dünyadan. Tıpkı bir kum tanesi gibi. 

read more
1 2 3 4
Page 1 of 4