close
Mualla Selen Yüksel tren garında.

Mualla Selen Yüksel tarafından yazılan 4 Akslı Vagon hikayesi sizlerle.

Not: Yazar yazıyı Your Hand in Mine – Calendar şarkısı ile yazdı. Size de okurken tavsiye ederiz.

“Geride elli durak, yüzüme çöreklenmiş ekşiyen umutsuzluk ve bir bavul dolusu kitap kaldı”

Üst üste yerleştirdiğim bütün tuğlaların boyuma yetişmeden dağılmasıydı aslında, inanıp kendime kazık çakabilecek bir ev aramak… Yine istasyondayım ve yine omuzlarımdaki ağırlığın aksine ellerim boş. Bu yılın da ipini çektim sonunda. Geride elli durak, yüzüme çöreklenmiş ekşiyen umutsuzluk ve bir bavul dolusu kitap kaldı. Her geçtiğim şehirde kıyafetler de dahil neyim varsa bırakmama rağmen, bu kitaplar benimle gelmekte ısrarcılar. Peşimde anı sürüklemeyi sevmiyorum fakat onlar benimle gelmeliler, en azından güdülerim beni buna itiyor. Üzerimde ilk yolculuğumdaki kıyafetler var, onları sadece önceki durağı beğenmediğimde üstüme geçiriyorum ve tekrar yola çıkmak üzere istasyona yollanıyorum.

kaçık karışıklık.

A post shared by muallâ selen, (@istasyonsarkilari) on

Öyle işimi gücümü bırakıp evimi arabamı satmadım. Onları yine bir işe yaramayan güdülerime dayanarak öylece bıraktım, bir daha kullanılmamak üzere… Yola çıkmaya karar vermeden ölüm alarmım tam da bugüne kuruluydu. Asla bulamayacağım iç huzur, beni zift gibi dümdüz edip yere yapıştırmıştı. Artık beni yerden kazısalar da çıkamayacakmışım gibi hissediyordum. Ta ki, o rüyayı görene dek…

“Uyandığım şu günün gecesinde muazzam bir rüya gördüm Attila. İçime giriverse de ‘yaşamı tatsam’ dediğim huzuru bir trenden indiğimde buluyordum. Aslında etrafta rengarenk çiçekler, mutlu insanlar, alabildiğine uzanan bir deniz yoktu. Yanımda bulanık suratlı biri vardı, ellerine baksam sanki yaşlanan bir erkek gibi… O indiğim şehir benim şehrimdi, o şehir benim huzurumdu.

Her ne kadar delice gözükse de ben huzurumu bulmaya gidiyorum. Evet, bir daha dönmemek üzere… Seni, evimizi, çığlığa dönüşen türkülerimizi dahi seviyorum. İlaçlarımı bıraktığım için endişelenme, gittiğim yerde ilacımı bulacağım.

Türkülerimizle huzur içinde yaşaman dileğiyle,

Mualla’n.”

“Ah, evet. Aslına bakarsanız size de vebayı bulaştırabilmeyi içtenlikle istiyorum.”

Bekleme salonunda yanında oturduğum adam, kitabına öylesine dalmıştı ki beni fark etmedi. Okuduğu satırlara ortak olup ne okuduğunu anlamaya çalışıyordum. Okuduğum cümleyle dudaklarımdan, aylardır hapsolmuş kahkaha firar etti.

“Sarhoşlar dışında kimse gülmüyor, onlar da çok fazla gülüyor.”

Bu Camus’nün Veba’sıydı. Veba hakkında düşünüyorken attığım kahkahayı unutmuştum. Kitabın içine düştüğünü sandığım adam, gözlerini üzerime dikmişti. Beni inceleyen gözler karşısında kaskatı kesilmiştim ki gülümsemesiyle gözlerini sıcacık hale getirdi, etrafındaki kazayakları oldukça belirgindi. İnce ve davetkar çizgileri yaşını alıp gidiyor olduğuna işaretti, gözlerim hemen kitabı kavrayan ellerini aradı. Eldiven takmıştı, ellerini görmenin bir yolunu bulmalıydım. Eğer ellerini göremezsem ve o benim aradığım iç huzurun elçisiyse, buradan giderek tüm yolculuğumu çöpe atmış olacaktım. Kurtarma mekanizmam dilimi harekete geçirdi:

“Yoksa vebalı mısınız?”

“Ah, evet. Aslına bakarsanız size de vebayı bulaştırabilmeyi içtenlikle istiyorum.” dedi eldivenli adam. “Umarım aynı yola gidiyoruzdur.”

“O halde sizin de benimle Y……’e gelmeniz gerekir. Nereye gidiyorsunuz?”

Cevap alamadım, onun yerine benimle ilgilenmemek için eldivenleriyle ilgilenmeye başladı. Eldivenleriyle! Çıkarmasını dileyerek eldivenlerini izliyordum. Bir an çıkaracak gibi oldu ancak vazgeçti. Kafasını kaldırıp gözlerime birkaç saniye baktı, trenimin geleceği yere başını çevirdi. Tren vadedici sesiyle istasyona yaklaşıyordu. Ağzını araladı, duraksayıp kafasını salladı ve ayağa kalkıp elini uzattı. Eldivenli eli kavramışken ve kapılarını bize açmış trene doluşurken tek isteğim o ellerin, bulmam gereken eller olmasıydı.

Eski hayatımdakiler için, artık yaşamıyor hissi uyandırmak adına elimden geldiği kadar çabalıyordum. Çünkü ben gerçekten artık eski hayatım için ölüydüm.

Eldivenli adam, şaşırtıcı şekilde bana yol vermeye yeltenmeden ve sormadan cam kenarına yerleşti. Sırf bir kadın olduğum için bana ayrıcalıklıymışım gibi davranmaması, doğruyu söylemek gerekirse çok hoşuma gitti. Ayrıca zorlama nezaket kurallarına uymadığı anlamına gelen hareketleriyle ellerini göremesem de beni cezbetmişti. Aniden Attila aklıma geldi, bir yılı aşkın bir süredir onu görmemiştim. Görmediğim gibi, aramamış, haber yollamamıştım. Eski hayatımdakiler için, artık yaşamıyor hissi uyandırmak adına elimden geldiği kadar çabalıyordum. Çünkü ben gerçekten artık eski hayatım için ölüydüm.

İlaçlarla uyuşmuş halde yaşayabilen, işini kaybetmiş, evine kendini hapsetmiş bir kadının ölü olmasından daha doğal bir şey yoktur. Eski hayatımdan buraya taşıdığım tek özelliğim yerleşik hayata duyduğum tutkuydu. Çünkü tam anlamıyla huzuru duyduğum yere saplanabilmek adına bu yolculuğa çıkmıştım.

Ben düşünce havuzunda yüzmekle meşgulken eldivenli adam bize karton bardaklarda çay getirmişti. Buharı tüten bir içecek görmeyeli uzun süre olmuştu ve yine eldivenlere kayan gözlerim çayımı bu eldivenlere dökmemi emrediyordu. Bir süre eldivenin kalın olup olmadığını, bunun delilik olduğunu düşündüm. Sonucunda delilik kazandı ve öksürür gibi yaparken sarsılıp çayı tam da eldivenin üstüne döktüm. Tam isabet! Adamın gözleri büyüdü, büyüdü ve etrafına aranır gibi bakarken birden rahatlayıp eldiveniyle beraber elini cama yapıştırdı. Evet, cam neredeyse buz tutacak kadar soğuktu ama neden çıkarmıyordu şu eldivenleri? Neden?

“B-ben…özür dilerim, canın yanıyor mu?”

Suskunluk yemini etmişçesine başını iki yana salladı eldivenli adam. Sahi, bu adamın ismi neydi? Çok önemli olmayan bir detaydı ama merak içime çoktan oturmuştu. Ve kafama geç de olsa senli-benli konuştuğum dank etti. Böyle devam ettirmeye karar verdim, dengesiz gözükmekten korkmuştum. Bu adama yanlış davranmaktan ne kadar korktuğumu da o an anladım. Her adımımı içimde tartıştıktan sonra atıyor, iyi bir izlenim yaratmak için çabalıyordum.

Yine Attila geçti zihnimden, bu sefer daha silik ve daha hızlı. Attila ile evli değildik ancak temsili bir yüzüğümüz vardı, ince siyah bir yüzük. Ona bir süre hiçbir şey hissetmeden baktım, suçluluk duydum hatta bunun üzerine… Kafamı kaldırdığımda eldivenlinin de ellerimi izlediğini gördüm. Ellerin ne çok şey anlattığını bildiğimden, sıkılgan tavır takınmış parmaklarımı gevşettim. O an eldivenli adamın ellerini o kadar da çok görmek istemediğimi geçirdim aklımdan, elleri rüyama ait olmasa da yanında olmak istiyordum. Ve hatta tüm o ev arayışlarıma rağmen onunla hayat boyu yolculuk etmek…

Günün ilk ışıkları gözbebeklerimden içeri doluyordu, doyuyordum yeni yılın ilk ışıklarına.

“Gün ışıdı. İsmim…ismim Hakan.”

Anlamaz gözlerle baktığımı fark etmiş olmalı ki, gülümseyerek açıkladı:

“Gece boyu sayıkladın, bir ara ismimi de sordun. Ben geceyi izlediğimden uykuda olduğunu fark etmeyip ismimi söyledim ve seninkini sordum Mualla. Ne güzel ismin var öyle… Çok huzursuzdun, geçmişe ait bir kabus gördüğünü düşünüyorum. Öyle mi? Ha, bu arada benden şunu istedin…”

Anlamış gibi büyülenerek eldivenlerine yöneldim. Sağ eldiveniyle soldakini çıkardı önce, bakmamak için direndim. Ötekini de çıkarmasını bekledim. Yüzümde çocuksu ve kocaman bir gülümseme, hedefe ulaşmış bir atlet gibi o ellere baktım. Baktım, baktım, baktım… Hakan’ın nefesini ve gülüşünü ta içimde hissedene dek baktım. Bu elleri elli duraktır, otuz sekiz otel-on iki çadırdır bekliyordum.

Huzurla beraber, iki kişi kontenjanı bulunan dünyamı da bulmuştum. Hep arzuladığım, bütün kalanların silinip gittiği iki kişi adına dönen küçücük ve mutlu dünya yaratılmıştı. Benim için, ellerini bana sunan Hakan için… Attila bir isim olarak asılı kaldı belleğimin ücra köşesinde, bu sefer vücudu da silinip gitti benden. Siyah yüzüğü yavaşça çıkardım ve camın kenarına bırakmak için başımı dışarı yönelttim. Günün ilk ışıkları gözbebeklerimden içeri doluyordu, doyuyordum yeni yılın ilk ışıklarına. 2017’ye kurduğum avuç içi kadar dünyanın huzuruyla ayak basışıma doyasıya güldüm. Yaş almış, dik omzuna yaslanıp trenin mekanik sesinin huzurun senfonisine dönüşüşüne tanıklık ettim.

Elleri bunu anlatıyordu.

Y….’e vardığımızda sıcak portakal tepeye çıkmıştı. Hafif bir esinti hakimdi, iç titreten soğuk bir süreliğine kabuğuna çekilmişti. Şehir bunca zaman beni beklemiş, varlığı benim ona ayak basmama dayanıyormuş gibi hissediyordum. İçimden evimi bulduğumu söyleyen fısıltılar yükselmeye başlamıştı.

“Ne düşünüyorsun?” dedim gülümseyerek. “Nerede konaklayalım?”

“Düşündüm de geçici ve rahatsız bir otel odasındansa bir ev kiralamayı yeğlerim. Y……’de müstakil, tek göz evler yaygındır. Biraz araştırırsak kendimize böyle bir ev bulabileceğimizi umuyorum. Ne dersin?”

Heyecanla onayladım teklifini. Demek, burada uzun süre kalmamızı istiyordu, o zaman kalırdık. Kazık çakabileceğim yuvayı bulduğuma dair umutlarım yeşermek ne kelime koskoca ağaçlara evrilmişti bile… Hakan heyecanımı sakinlikle karşılayınca kendimi karşısında çocuk gibi hissettim. Yanlış da sayılmazdı aslında, aramızda hayli bir yaş farkı vardı. Elleri bunu anlatıyordu.

Akşama dek şehrin her yanında küçük dünyamızı sığdırabileceğimiz bir ev aradık. Sıcak portakal batmaya yüz tutmuşken nihayet onu bulduk. Etrafı limoni çitlerle çevrili tek göz bir evdi. İçinde bırakılmış tek tük eski ev eşyaları ve uzun süre önce pastel bir maviye boyanmış duvarlarıyla huzurun yansımasıydı yeni dünyamız.

Uzunca sohbet ettik, eski yaşamımızdan hiç bahsetmeden. Camus’den tutun Yusuf Atılgan’a kadar konuştuk.

Günlerdir evden çıkmıyorduk. Bavulumdaki kitapları okuyor, acıktıkça şımarıp dışardan yemekler söylüyor, şişe şişe şarabı göz açıp kapayıncaya kadar içiyorduk. Yola çıkmadan önce gördüğüm rüyamın uzantısı gibiydi olanlar, hayalperest zihnimin illüzyonlarını izliyor gibi hissediyordum her geçen gün.

Bana şehri yaşatmak istediğini söyledikten hemen sonra Hakan, elinde bavulumla bizi sokağa itmişti. Bavulumu neden yanımıza aldığımızı anlamadığımı söylediğimde, benimle oynuyor, cevap vermiyordu. Yüzünde sıcacık gülümsemesi olmasaydı, beni istasyona götürüyor olduğunu düşünebilirdim. Şüphelenmiyor değildi kafamdaki tilkiler, ben kovmaya çalışıyordum yine de. Bırakılmayacağıma emin olmak isteyecek kadar kavramıştım huzuru.

Yürümekten yorulduğum sırada bir çay bahçesine daldık bavulla beraber. Uzunca sohbet ettik, eski yaşamımızdan hiç bahsetmeden. Camus’den tutun Yusuf Atılgan’a kadar konuştuk. Sonrasında Hakan yüzüme bakmadan bavulu kendine çekti ve içinden rastgele beş kitap çıkardı masaya.

“Ne yapacağız bu kitaplarla?” dedim şaşkın ve meraklı bir vurguyla.

Gülümsedi, her ağzını açmadan önce yaptığı gibi. “Özgürlüklerine kavuşturacağız.” dedi. ” Birileri arkamızdan kitapları unuttuğumuzu söylediğinde duymayacağız. Bizden sonra okuyanların da özgür bırakmasını dileyeceğiz. Çünkü kitaplar özgür olmak isterler. Farklı ellerin onları kavramasını, farklı zihinlerin kıvrımlarını yalamayı isterler. Kitapları hapsedemezsin; ne bir bavula, ne kutuya ne de raflara… Baksana kendine, kıyafet bile taşımıyorsun! Anıları olmayan bir kadın olabilmek adına yapıyorsun bunu hem de. Kitapların en kadim anı deposu olduğunu bilmeyecek kadar tecrübesiz olmadığını düşünüyorum Mualla. Haydi, kalk! Söyleyeceğimiz özgürlük şarkıları var.”

Haklıydı Hakan, ne söylese, ne yapsa, nasıl davransa hep haklı buluyordum. Beni taşlamasına rağmen büyülenebilmiştim.

Şehri enine boyuna gezinip şarkılar söyledik. Parklarda, kafelerde, sinema salonlarında kitapları özgürlüklerine kavuşturduk. Bütün koşuşturmacanın sonunda hem dingin hem de yorgun hissediyordum. Bu adam beni bir his karmaşasına sarmaladığında dahi büyülenebiliyordum. Az bile söyleyeceğim fakat aşk beni hınzırca dürttü dirseğiyle. Ben de lisede sıra arkadaşımlaymışım gibi, kaş göz yapıp susmasını söyledim aşka.

Amerikan mutfağı, Hakan! Banyo, Hakan! Bahçe, Hakan! Terliklerle koşarak çıkılan cadde, Hakan! Bizi yavaş yavaş tanımaya başlayan marketin kasiyeri, Hakan!

“Gün ışıdı sevgilim!” diye seslenerek açtım gözlerimi. Yorucu geçen günün ardından uyunan sarmaş dolaş uykunun tadı hala damağımdaydı. Gün ışıdı tabii kuzum, cevabını duyamayınca etrafıma boş bakışlarla baktım.

Amerikan mutfağı, Hakan! Banyo, Hakan! Bahçe, Hakan! Terliklerle koşarak çıkılan cadde, Hakan! Bizi yavaş yavaş tanımaya başlayan marketin kasiyeri, Hakan! Yok, yoktu. Tekrar koşarak eve dönerken bir yandan telaşla düşünüyordum. ‘Eve dönmüştür, beni bekliyordur, belki erkenden uyanıp okunacak yeni kitaplar almıştır, nerede bu adam, nerede?’

Eve yaklaşırken adımlarım yavaşladı, açık bıraktığım kapı hala aynı durumdaydı. Eve giremedim, bahçenin ortasına oturup yüzümü ellerimin arasına aldım. Ne yapacağımı düşünmek için uğraştım ama düşüncelerim birbirine karışmış, her birinin sesi öbürüne dolanıyor, kakafoni beynimi kemiriyordu. Robotsu hareketlerle eve girdim, yolculuk kıyafetlerimi geçirdim tekrar üstüme. Bu kez evde ne var ne yoksa kitapların boşalttığı bavuluma doldurdum. Yine kapıyı açık bırakarak istasyona doğru yola koyuldum. Bütün bunlar çok hızlı gelişmişti fakat yine de istasyonda Hakan’ı bulamadım. Ya treni kaçırmıştım, o binmişti ya da şehrin başka bir yerine gitmişti. Gitmişti! Kitaplara benzettiğim yeni dünyamın yoldaşı, finalini hiç beğenmediğim bir kitaba dönüşmüştü. O an, kafamdan aşağı kaynar sular döküldü.

Kitap özgürlüğüne kavuşmuştu. Çaktığım kazık yumuşak toprakta tutunamamamıştı. Hakan’ın rüyamdaki yerini o an kavrayabilmiştim. Bulanık yüzlü adam, bana huzurun yerini göstermişti işte! Yoluma devam edecektim. Bir arayış içinde olmaksızın, kazığımı umut bellemeden dünyayı tavaf edecektim! Benim huzurum yoldaydı, ilacım istasyonlardaydı. İçine tıka basa Hakan doldurduğum bavulu istasyonun girişindeki konteynıra fırlattım ve gişelere doğru ilerledim.

“Bir sonraki trene tek kişilik bir bilet, lütfen!”

Mualla Selen Yüksel
İstanbul Üniversitesi – Türk Dili ve Edebiyatı
mselenyuksel@gmail.com

Tags : demiryolu hikayesitren hikayeleritren öykülerivagon öyküleriyol hikayeleri
akol

The author akol

Leave a Response