close
Samsun Kamp Alanları

Uzun zamandır bir blog yazısı ile geri dönüş yapmak için fırsat kolluyorum. Ne kadar uğraşsam da erteleme psikolojim bu duruma engel oluyor. Belki de gerçekten yapacak işlerim araya giriyordur, emin değilim… Bu ayın başında düzenlenen “Vezirköprü Falcon Fest” etkinliğine gidemememin ardından, davetimi kırmayarak misafirim olan Yaren Bıyıklı ile birlikte Çatalçam Polis Okulu’nun ön tarafında olan ağaçlıkta kamp gerçekleştirdik. Kamp süresince elektronik bir teknoloji kullanmayarak, arınma temelli bir meditasyon uygulayarak zamanımızı geçirdik. Sizlerle teknoloji olmadan geçirdiğim üç günde yaşadığım deneyimleri paylaşacağım.

Giriş, Gelişme ve Sonuç’da ki Giriş

Falcon Fest 2017’ye katılmak için başvuru tarihlerini geçirmiş, kendi kendime de katılmayı çok sağlıklı bulmamıştım. Bu yıl o yüzden işleri sıkı tutarak, sayın Dr. Sedat Kurt (Samsun Yamaç Paraşütü Spor Kulübü Yöneticisi)’a katılarak başvuru işleri ve diğer durumlarla ilgili gerekenleri hazırlamak için Haziran’dan beri işleyişi takip ediyorum. Bu yıl ki etkinliğe ekstra olarak katılacak bütün sporcuların tanıdığım insanlar olması benim için daha da anlamlı kılıyordu.

Tarih yaklaştı, çantalar hazırlandı, yapılacak etkinlikler için hayaller kuruldu, sosyal medya’dan bütün arkadaşlar davet edildi… Ve sonrasında küçük bir olay patlak verdi. Yazmaya elim varmıyor, düşününce bile küçük bir olayın bir insanın hayatına bu kadar kelebek etkisi yaratabilmesi insanı şaşırtıyor. Kısaca, sinirlendim öfkelendim ve kendimi kapatma durumuna geldim. Birkaç gün boyunca babam bir bebekle ilgilenir gibi benimle ilgilendi odamda kendi halimde karanlıkta kendimi iyileştirmeye çalışırken. Rana Bayındır’da ara ara gelerek bana telkinlerde ve yanımda olduğunu hissettirdi.

Depresif ruh halimin yaralarını tamir etmek için sosyal etkileşim kanadımı sadece babam ve Rana ile sınırlı tutsam da bilgisayarı açarak en azından chakra müzikleri dinleyerek sakinleşmek istedim. Bilgisayarı açar açmaz bir Facebook üzerinden gelen mesaj bütün amaçlarımı tekrar gözetmeme neden oldu.

“Anıl merhaba, eğer fırsatın olursa burada şamanlık ile ilgili bir kamp organizasyonu olacak ve birlikte katılmaktan mutluluk duyarım”.

O an bütün ruh halim, esaretten kurtulmuş bir mahkum gibi sessiz kurtuluş çığlıkları arasında mesajı atan kişiye baktı. Daha öncesinde Yaren ile sohbetimiz internet üzerinden yapılan psikoloji, sosyoloji ve felsefe tabanlı alışverişlerden ibaretti. Ona kampa katılabileceğimi ama bana düzenleyen organizatörleri aramak için zaman vermesini rica ederek konuşmayı sonlandırdım.

Gelişmeye Gelirken Kenarda Müsait Bir Yerde

Organizasyonu yapan kişi ya da kurumlar hakkında kısa bir araştırmanın ardından kurumsal olmayan ve para kazanma amacı güden insanlar olduğunu anlamak benim için uzun sürmedi. Buradan Ereğli’ye gitmek zaten külfetken, bir de üzerine gereksiz organizatörler ile kavram kargaşasına ruh halim el vermedi. Bunu Yaren’e açıklamak için telefona sarıldım. Ancak kelebek etkisinin daha yeni başladığını nereden bilebilirdim ki?

“Anıl senin şamanizm ile ilgilendiğini gerçekten tahmin etmiştim. Eğer arzu edersen birlikte bu türde bir organizasyon yapabiliriz?”

Sadece refleks ile ağzımdan,

Neden Samsun’a gelmiyorsun ki?”

çıktı…

Beş saat süren bir telefon konuşmasının ardından o bana gelecek kadar güvendi, ben de ona bu ruh halimi birlikte atabilecek kadar güvendim. Sadece iki gün sonra buradaydı.

Otogardan karşılamaya Yunus Altın ile birlikte gittik. İçeri karşılamaya girdiğimde o çoktan çantasını toparlamış kocaman bir gülümseme ile bana doğru koşar adım geliyordu. Siyah tayt, krem t-shirt, sapsarı saçlar, kendinden büyük bir çanta ile onu ne yapacağımı şaşırdım görür görmez. O benim afallamamı hiçe sayarak doğrudan boynuma sarıldı. O an çok rahatlamıştım. Çantasını almama izin vermedi, yağmurun altında arabaya doğru koşar adım ilerledik.

Hava durumu o akşam için fırtına sinyalleri veriyordu. Kamp yapmayı bırakın, dışarıda yemek yemeye çıkılmayacak kadar sağanak vardı. Şimşek sesleri arasında otogardan Çatalçam’a doğru yola çıktık. İçimde bir endişe olması gerekirdi ama olmadı. Gideceğimiz yere daha önce de gitme şansım olmuştu. Oldukça özel bir yerdi ve çok az insan tarafından keşfedilmişti. Gittiğimde beklediğim gibi hava durumundan çekinen bütün kampçıların orayı terk ettiklerini fark ettim. Gittiğimiz yer denize sıfır, arka tarafında polis okulunun güvencesi altında üç sıra çam ağaçlarıyla toprak zemin ve kum zeminin yan yana olduğu bir yerdi. Çok fazla araç trafiği de olmadığı için küçük bir cennet bahçesi gibiydi gözümde. Geçen yıla kıyasla oraya yapılan dalga kıran setleri de denizin bölgeden toprak çalmasını engellemek için kurulmuştu.

Çöl güneşi esintisini beklerken aracın kapısını açar açmaz kış meltemleri beni sürükledi ağaçların arasına. Yaren’e hemen araçta yer alan bütün malzemeleri toparlamasını ve ağacın altında beklemesini söyledim. Hızlıca çadırı kurmam ve malzemelerimizi yağmurdan korumamız gerektiğini açıklayarak işe koyuldum.

Tahminim üç ya da dört dakika içerisinde çadırı kurmuş ve bütün malzemeleri içerisine istiflemeyi başarmıştım. İki metre kare çadır, iki sırt çantası, dört poşet yiyecek-içecek, ıslak kıyafetlerimiz ve biz artık mahsur kalmıştık. Yağmur dalların arasından tane tane düşerek çadıra eko veriyordu. Rüzgar sesi, dalga sesleriyle ahenk uydurmak için mücadele ediyor, hangisinin daha güçlü olduğunu ispatlamaya çalışıyordu. Arada gelen şimşek sesleri ise Zeus’un bizim başımızda olduğunun ispatıydı. Hem Yaren hem de ben gülümsemekten ağzımızı kapatamıyorduk. O gece kollarımın arasında uyumasını izledim. Bütün sesler bahane oldu onun nefesine.

Sabah kalktığımda ise sadece on beş metre ileride yıkılan ağacı, dağılan çadırları, masaları dağılmış kafeyi gördüğümde geceyi büyük bir şans ile atlattığımızı fark ettim. Yarenin saçlarını okşayarak uyandırdım. Sabah sporuna başlamamız için hiçbir engel yoktu. Biraz terlememizin ardından denize girdik ama çok açılamadık. Yapılan dalga kıranların arasında boşluk olması yüzünden dalgalar çok dengesiz geliyordu. Yaptığımız spor, yoga temelli egzersizler dizisydi aslında. Düzenli bir şekilde vücutta yer alan bütün eklemleri açtık. Kahvaltıda yulaf ezmesi ve kurutulmuş meyveler tükettik. Her iki saatte bir kez olmak üzere de ara öğünlerimizi tükettik. Zaman o kadar dolu dolu geçiyordu ki, saat 9’da Yaren’e saatin kaç olduğunu sorduğumda bana öğleyi çoktan geçmiş olabileceğini söyledi. Hayatında bu kadar dolu bir zaman geçirmediğini itiraf etmesi ise uzun sürmedi…

Bütün gün kitap okuduk, sohbet ettik, felsefe tartışmalarını yaptık ve günün sonunda çok tatlı bir yorgunlukla birbirimizin kollarında uykuya kavuştuk.

Anıl Kölmük ve Yaren Bıyıklı sarılırken fotoğraf.

Çıkarttığım Ders ne mi?

Üç gece, dört gün boyunca bir kez bile teknoloji kullanmadık. Bütün zamanımızı kitap okuyarak, doğa ile bütünleşerek ve bilgi alışverişi yaparak sürdürdük. Onu otogara bırakırken üzülmem gerekirdi belki ama üzülmedim. Biliyordum ki artık o bana, ben de ona bağlıydım. Aramızda artık ikimizin de kopartmaya gücünün yetemeyeceği bir başlangıç vardı. Bunun başlangıcının otogarda olmadığı gibi sonunun da otogarda gelmeyeceğini biliyordum. Gülümseyerek onu yolcu ettim.

Bütün bunların sonunda fark ettim ki, hayatımızda yer eden bütün düşünceler ya da idealar evrenine ulaşmamız için kendimizi dinlememiz gerekiyordu doğru insan ile birlikte. Ama gündelik koşuşturma ve teknoloji arasında bunu yapmak maalesef mümkün olmuyordu.

Tags : blog yazılarıblog yazısısamsun blog yazısısamsun gezi yazısısamsun içinde kamp
akol

The author akol

Leave a Response

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.