close
Blogger

Bir Mersin Harekatı – Anıl Kölmük

Anıl Kölmük, Sinop İnce Burun’da uçurumun kıyısında.

Yıllık planlarımda yaklaşık dokuz ay kadar gerideyim. Ocak’dan itibaren aldığım kararlarda geleceğim için hiçbir yatırım yapmamanın verdiği vicdan ağrılarıyla ve bu dokuz ayda aldığım ömür değiştirecek kadar çok kararla yine Samsun’dayım. Kendimi artık bumerang gibi hissediyorum. Ne kadar kaderimden çıkmak için çabalarsam çabalayayım, kendimi bu odada ve ders çalışmaya başlarken buluyorum.

Bu yazıya nereden başlamam gerektiği konusunda oldukça kararsızdım. Sanırım ilk olarak Sinop’da yaptığım Tracking gezisi ile yola çıkabiliriz. Güzergaha başlarken yine her zaman olduğu gibi “Turgay Yalan” beni istemsizce davet etmiş, ben de her lüzumsuz insan gibi bu zoraki daveti kabul ederek onun ekibine katılmıştım. Toplamda 60 kişiye yakın bir ekip “Tilki Dağıcılık Kulübü” adı altında Samsun’dan Sinop’a doğru yola çıktık.

Samsun Tracking grubu Tilki Dağcılık Kulübü Sinop’a İnce Burun rotasını takip etti.

Güzel bir rotaydı. Tahmini olarak altı saat kadar sürdü. İyisiyle, kötüsüyle benim için kendimi dinlemek ve doğa ile buluşmak için eşsiz bir fırsattı. Uzun süren spor aktivitelerinde, vücudumun iyi reaksiyon göstermesi, zihin sağlığımı korumak açısından büyük önem taşıyor.

Anıl Kölmük

Sosyal medyayı aktif kullanmamdan mütevellit, bu tür gezilerimle ilgili her daim bir mesaj trafiği oluyor takipçilerim ile aramda. O sırada da Deniz Keskinol sigarayı bırakmak için bahane arıyordu. Üzerini kapattığım ve bir daha hatırlamak istemediğim bir kitaptan yan karakter olarak hayatıma müdahale edeceğini ise çok daha sonra keşfedecektim.

Deniz’le tanışıp, iletişimimizi arttırdıktan sonra bana erkek arkadaşıyla ayrılmak üzere olduğundan bahsetmişti. Ben de bu süreç içerisinde bir karar ya da etki merci olamayacağımı ama kendisine ilgim olduğunu da itiraf ettim. Bu süreci daha net yaşamak için beni Mersin’e, öğretmenlik yaptığı yere davet etti. Bir dakika bile düşünmeden Dr. Sedat Kurt’u aradım, borç para aldım ve uçak biletimi satın aldım.

Gitmeden önceki son günümü dostlarımla geçirdim, güzel enerjiler topladım. Her yola çıkmadan önce onlar beni uğurlamaya bayılırlar, ben de uğurlanmaya…

Anıl Kölmük, Metin Toprak, Erdem Erener, Yavuz Bahadır ve Ömer Kölmük

Otobüsle 16 saat sürecek yolculuğu, 18 saatlik bir uçak+otobüs kombinasyonuna çevirdim. 1.90 boyla otobüse sığamadığım gibi, hiperaktif bozukluk yüzünden de birçok problemle karşılaşıyorum.

Anıl Kölmük, Samsun'dan çıkmadan önce

İlk Samsun’dan hareket etmeye başlamadan öncesinde bu kadar yorulabileceğimi tahmin etmiyordum doğrusu. Çünkü şehir içi trafiği bir kenara bırakırsam, inanılmaz bir efor harcadığımı fark ettim yolda.

  • 04:10 evden çıktım.
  • 05:10 Samsun Çarşamba Havaalanında oldum.
  • 07:00 Ankara Esenboğa Havaalanında bir sonraki uçuşumu beklemeye koyuldum.
  • 13:25 Adana Havaalanında oldum.
  • 14:00 Adana Otogarına ulaştım.
  • 18:30’da sonunda Mersin, Silifke, Taşucu’na ulaşmıştım.

Oraya gittiğimde, bir hediye almadığım için hayıflandım kendime başta. Sonra her spontane gelişen durumda olduğu gibi kendimi en yakın süpermarket’e atarak, bir şişe şarap ile durumu kurtarma çabasına giriştim. Geri dönüş biletim bir hafta sonrasınaydı ve kaybedecek neyim vardı ki? Ne bileyim orada beni bekleyen Deniz’in çoktan ilişkisini tamamlamış olarak bana kucak açtığını…

Anıl Kölmük ve Deniz Keskinol gölgeleri.

Madem bir haftamız vardı, bir şeyler yaşamak ve bölgeyi tanımak için eşsiz bir fırsatımız oluşmuştu. Aramızda olan şeye bir de ilişki boyutu eklenince, artık her şeyi yapabiliriz gibi hissetmeye başlamıştık. Önce gidip bütçesini umursamadan araba kiraladık, bölgeyi keşfetmek için insanlardan ve Deniz’in çevresinden tavsiye almaya başladık. Bir hafta sonra uçak ile geri dönüş biletim vardı, bütçeyi pervasızca tüketebilirdim.

Anıl Kölmük ve Deniz Keskinol Silifke Kalesi.

Aramızdaki şeyin bu kadar hızlı gelişiyor olması ve çok fazla uyum sağlamamız bir noktada içimde yeşermesi gereken şüpheyi fazlasıyla alıp süpürüyordu. Bunu bireysel olarak konuşmamalıyım, Deniz için de benzer durumlar geçerliydi. Bir dövmecinin önünden geçtik ve hayatımız boyunca ikimizin de anıldığı statüleri vücudumuza kalıcı olarak aktarmaya karar verdik. Ben onun mesleği olan denizi ve gemileri sol kolumun içine aktarırken, o da benim işim olan kitabı aynı yerine kazıttı.

Kağıttan gemi ve kitap, suluboya dövmesi.

Bu zaman içerisinde ufak tefek sürtüşmeler de cicim günlerinin ilerlemesiyle ortaya çıkmaya başlıyordu. Ortaya çıkan gelişmelerde tevazu yerine bireysel deneyimlere bırakarak bir ilişkiyi, iki taraf olarak ilk kez gün yüzüne çıkartıyordu. Yine de gezilecek bir rota, yapılacak onlarca aktivite vardı. Deniz ilk kez orada benimle yaşama planı yapabileceğini söylediğinde, onunla yaşayabileceğim olumsuzlukları konuşarak çözebileceğimi zannediyordum. Deniz’le bir geçmiş bağlantım olduğundan bahsetmiştim. Açılmaması gereken bir kitap gibiydi bu durum. Eski kız arkadaşım Kelsey Reinertson ile birlikte onun ve erkek arkadaşının evinde bir hafta kadar kalmıştık. Ben tabi ki bu süreçlerin tamamını Kelsey’i hafızamdan kazımaya çalışırken silmiş olmalıyım diye umut ettim. Ya da hiç umursamamıştım.

Bölgeyi tamamen ele geçirdiğimizde, bir daha asla kahvaltı yapmamız gereken mekanları, abartılmış müzeleri ve fazlasıyla zaman alan Cennet Cehennem Mağarası turumuzu tamamlamıştık. 3 günde arabanın da canını çıkartmıştık, bütçemizin de. Bireysel tüketimimizin bu kadar artmasının ardından, çift buluşmalarına da merak sardık. Bizim dövmelerimizi yapan çocuk ve eşiyle birlikte denize gitmeye karar verdik. Çift buluşmalarında uyumumuz kadar uyumsuzluklarımızı da daha net görebildik. İşin komik kısmı, biz Deniz’le ayrılmadan bir hafta kadar öncesinde onlar da evliliklerini bitirmişlerdi.

Bu sıralarda da Deniz öğretmenlik mesleğinin ilk yılında olduğu için eğitim almak adına Silifke merkeze giderek okul müdürleriyle staj dönemi geçiriyordu. Bana Kübra isminde bir arkadaşından bahsetti. Çok zorlu bir hastalık dönemi atlattığını ve ciddi bir ilişki aradığını söyledi. O sırada kızın fotoğraflarına bakarken aklımda bir kişinin surat ifadesi ölümsüz bir şekle büründü: Erdem Erener. Erdem’i hemen aradım ve Mersin’e davet ettim. Erdem Sinop’da yaptığımız tracking gezisine katılmak için Ünye’den Sinop’a gelirken trafik kazası geçirmişti ve o yüzden bizim de görüşmemiz oldukça ertelenmişti. O da bu bölgeden kendine yeni bir araç bakarak, hem araç ihtiyacını kullanmak hem de beni ziyaret etmek için yola çıktı. Ona gelmeden öncesinde Kübra hakkında bahsettim ama dürüst konuşmak gerekirse geliş nedeni kesinlikle benim baskılarımdı.

Geldi, başta istemedi, sonunda içinden çıkamadı ve bir ilişkinin içerisinde kendini buldu. Kübra, Erdem’e kıyasla daha yumuşak başlı bir insandı. O yüzden daha çabuk adaptasyon sürecini atlattı. Ama bizim Deniz’le aramızda olan tartışmalar artarak sürüyordu. Deniz sürekli olarak kendi düşündüğü şemada ilerleyemediğim için bana karşı yaptırım uyguluyor, ben de umursamaz tavırlarımla onu iyiden iyiye çileden çıkartıyordum. Bir süreden sonra beni nasıl bu duruma dahil edebileceğini keşfetmesi kaçınılmazdı ve keşfetti de. Kavgalarda artık iki tarafta birbirine avazı çıktığı kadar bağırıyor, birbirlerine can yakıcı şeyler söylemekten kaçınmıyorlardı.

Erdem’in artık ailesinin yanına geri dönme vakti geldiğinde, Kübra’yı gerimizde bırakarak Erdem, Deniz ve ben yola çıktık Samsun’a. Güzergahımızda bir ya da iki gün Kapadokya’da kamp yapmak ardından da Samsun’a ulaşmak vardı.

Tabi ki her yol unutulmaz yol arkadaşlıkları da doğuruyor. İlk akşam ben alkolün verdiği yetkiyle peri bacalarına uçurumun kenarından tırmanmaya çalışırken mahsur kaldım. Erdem ve diğerleri beni çıkartma telaşına girerken, Deniz’in bana karşı konuşma şekli ilişkiyi benim gözümde ilk bitiren adım olmuştu. Bu tür olağanüstü durumlarda kişi kendini ve çevresindeki kişileri tanıma fırsatına erişebiliyor.

Hamed ise bana Kapadokya’nın en tatlı armağanıydı. İran’lı bir gezgin müzisyendi. Sentur çalarak geziyor ve yol harçlıklarıyla kendini idare ediyordu.

Samsun’a ulaştığımızda Erdem ile yollarımızı ayırdık. Erdem giderken, rotamdan çok saptığımı söyleme gereği hissetti bana karşı. Bu ince göndermesi benim için milat görevi görüyordu. Artık bulunduğum konumu daha iyi görebiliyordum. Eğer başarı denilen kıstası hayatıma adapte etmem gerekiyorsa, bunu uyum sağlayamayan iki insanın sürdürmeye çalıştığı birlikteliklerinde olan nadir mutluluklarında aramam gerekiyor.

Deniz ailem ile tanıştı, ailem Deniz’i sevdi, sahiplendi. Sonra Sinop ve Erfelek’e Erdem ile tekrar buluşarak geziye çıktık. Bu süre zarfında elimden geldiğince Deniz’in elini cebine attırmadım. Ailem Deniz’le olan ilişkime bir noktada yatırım olarak baktıkları için, beni yoksun hissettirmemek için çabaladılar.

Erdem ile geldiğimiz yolu otostop ile geri dönmeye karar verdik sonunda. Hikayeyi anlatma sürecini bir noktada bayıla bayıla yaptığımı fark ettim. Mola verdim, geri geldim falan ama yine de sıkıcı geliyor bu tür olumsuzlukları aktarma durumu. Her zaman olumlu şeyler hakkında konuşmayı dilerdim.

Mersin’e geri döndüğümüzde bazı şeyler artık rayında değildi. Ne birbirimize karşı, ne çevremize karşı. Bir de ev sahibi faktörümüz var. Ali Taşkın, tanıyıp tanıyabileceğiniz en pinti insan olarak insanlık tarihine adını yazdırmış bir kişi. Büyük ihtimalle hayatının uzun bir dönemini gizli bir eşcinsel olarak yaşadı. Kötü bir insan olarak nitelendiremiyorum onu çünkü değil. Ancak gerçekten cimrilik konusunda inanılmaz bir seviyede. 160 kilo kadar olan ağırlığıyla, siroz hastası olduğunu benimle birlikte keşfetti. Uzun bir zaman onun hastane trafiğinde ona yardımcı oldum. Bir noktada ev işlerine de yardım ettim. İhtiyaç sahibi olan insanlara el uzatmam konusunda asla geri vites yapmam. Deniz bana Ali Taşkın’ın ev işleri için gerekirse temizlikçi tutabileceğini ve benden faydalandığını söyledi. Umursamadım. Ben yaptıklarımla buradayım, başkalarının hakkımda olan yargılarıyla değildi. Bu durum da aramızda olan uçurumu yavaşça genişletiyordu. Ali Taşkın bana mirası karşılığında ona bakmamı teklif etti. Durumu aileme sordum. Annem otobüse atlayıp oraya geldi. Deniz ile işler rayından çıkmaya başlamışken, annemin duyarlılığıyla durumu düzeltebileceğini umuyordum.

Bir akşam Deniz’in erkek kardeşi Hüseyin’e sofradan tabağı almadığı için kızmam yüzünden bana saldırdı. Sakinleştiremedim. Ben de ona bağırdım. Evden çıktı. Aynı okuldan öğretmen bir arkadaşı Mehmet’in evine gitti. Benim onu dövdüğümü ve evden kovduğumu söyledi. Erkek kardeşi de yaşananları onayladı. Mehmet tüm bunları bana malum olayın yaşandığı anda aktarıyordu.

Deniz ertesi gün dövmeci çocuğun eşi, Kübra ve erkek kardeşi ile eve geldi. Annem Ali Taşkın’ın son durumunu öğrenmek için Mersin Üniversite hastanesine gitmişti. Deniz arkadaşlarıyla birlikte eşyalarını topladı. Elimden geldiğince eşyalarımızın karışmaması için başlarında durmaya çalıştım. Giderken vedalaşma fırsatım bile olmadı. Akşamında elektronik okuyucum ve powerbank’imin Deniz’in eşyalarıyla birlikte evden gittiğini fark ettim. Belki Deniz değil, diğer arkadaşları toplarken, benim değil Deniz’in eşyası sanmış olarak almış olabilirlerdi. Bilmiyorum. Annem de eşyalarına bakarken rahmetli teyzemden kalan yüzüğünün olmadığını fark etti. Deniz’e eşyaların karıştığını ve benim eşyalarımı geri vermesini rica ettim. O da bana kendi eşyalarını getirmemi söyledi. Problem olmayacağını söyledim.

Eşyalarını almaya sahile gittiğimde, Hazal isminde bir arkadaşının ve Hüseyin’in de orada olduğunu fark ettim. Diyaloğa girmedim, elimde olan poşeti verdim. Eşyalarımı bekledim. Hazal söze atıldı ve “Deniz’e olan borcunu vermen gerekiyor önce” dedi. Anlamadım. Deniz’e baktım. Deniz “bana borcunu ödemediğin sürece eşyalarını vermeyeceğim” dedi. Baka kaldım. Sakin kalmam gerektiğini biliyordum, sahilden geçen polislerin yanına hemen pedalladım. “Bir hırsızlık ihbarında bulunacağım” dedim. Beş kişilik polis grubu bana bakarak iğneliyici şekilde “Tanıyor musun şikayet ettiğin kişileri” dedi. Kafamı salladım. “Polisi araman gerekiyor, biz bir şey yapamayız” dediler. O sırada Deniz gülümseyerek bana bakıyor, Hazal da bana doğru seslenerek “Seni zeki bir insan sanıyordum” diyordu. Annemi aradım, polisin yaptığı pozitif cinsiyet ayrımcılığını ancak kendi lehine çevirebilecek çevremde olan yegane varlığı.

Annem taksiye atlayarak hızlıca olduğum yere geldi, bana sakin ol telkinleri vererek. Geldiğinde direkt Deniz’in kolundan tuttu ve polis diye çığlık attı. Polis geldiğinde artık ortalık yangın yerine dönmüştü. Annem, Deniz, Hazal ve Hüseyin polis çemberinin içerisinde hararetli bir şekilde kavga ederken, Mehmet yanıma geldi. Kızı neden dövdün dedi. Göz bebeklerim büyüdü, sırtımdan soğuk terler boşaldı. Mehmet, ben Deniz’i dövsem sence şu an burada olan bu kadar polisin yanında bu kız benden şikayetçi olmaz mıydı diye sordum. Sessiz kaldı. Annem artık çileden çıkmaya başlıyordu, Deniz’den şikayetçi olmak konusunda kararlıydık. Bu sırada olay yerine gelen baş komiser önce beni, sonra annemi karşısına aldı ve uzlaşma ile olayı çözmeyi teklif etti. Kabul ettik. Deniz’e yöneldi ve eşyaları geri getirmesini söyledi. Getirdi. O gece Mersin’den ailemle birlikte ayrıldım.

Tekrar Samsun’a döndüğümde ise inanılmaz bir yorgunluk vardı üzerimde. İletişim kurmayı bırak, hareket etmek bile inanılmaz yorucu bir eylem olarak geliyordu. Kendimi hiç olmadığım kadar bitik hissediyordum. Kısa zaman içerisinde tükettiğim bu kredi, kendi benliğimin de bir noktada sonunu hazırlamıştı. Şimdi Mayıs’dan önce olduğum noktaya gelmek için mücadele ediyorum. Tekrar iyi bir program ile kendimi ve hayatımı idame ettirdiğim o adama bürünmek istiyorum.

Mutlu olmak için değişikliğe değil, kalıcılığa ihtiyacım var. Samsun’dan ne kadar gitmeye çabalarsam çabalayayım, benim için gitmenin tek bir formülü var. Aksi taktirde her gittiğimde, bumerang gibi bu şehre geri dönüyorum.

Tags : blogdeneme
akol

The author akol

Leave a Response

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.