close

Sanat

Sanat

Sean Penn: Türlü İşlerin Adamı Bob Honey İncelemesi

WhatsApp Image 2019-11-14 at 15.56.33

Sean Penn ismini daha önce hiç duydunuz mu? İki kez Oscar kazanarak adını ve yüzünü Amerikan emperyalizminin ulaştığı bütün ülkelere taşımayı başarmış bir aktör ve yönetmendir. Ancak bugünki yazımızın konusu olma sebebi, kendisinin ilk romanı olan Türlü İşlerin Adamı Bob Honey ya da orijinal adıyla Bob Honey Who Just Do Stuff. Öncelikle belirtmeliyim ki, kitabı Kasım’ın ilk haftasında Alakarga yayınlarından temin ettim ve 190 sayfayı sadece birkaç saat içerisinde tamamladım. Kitap hakkında detaylı incelemelerimi ve kitabın eleştirmenlerce nasıl değerlendirildiğini sizlere yazım içerisinde aktaracağım. Fakat yazıya devam etmeden önce bolca sürpriz kaçıran barındırdığını unutmayın. 

read more
Sanat

Nasıl Yazar Olunur? Kitap Yazarken Nelere Dikkat Edilmesi Gerekmektedir?

Duvar kitaplığı.

Yazar olma eylemi birçok insan için oldukça zor gözüken ve farklı yazarların eylemlerini takip ederek yapılacağı zannedilen bir zanaat veya sanatsal bir üretimidir. Ancak işin aslı görünenden biraz daha farklıdır. Yazar olma sıfatı ya da statüsü, geçmiş yüzyıllara kıyasla günümüzde oldukça kolay elde edilen ve belirli bir altyapı barındırmamasına karşın kendini dışavurmak isteyen herkes tarafından rahatlıkla yapılabilecek bir eylemdir. Burada fikir beyanatı yapmadan doğrudan konuyu vermeye çalıştığımın altını çizmek istiyorum. Çünkü artık piyasada birçok yazar oluşu ve bu konuda belirli bir standartın olmaması mesleğin ve içeriğin standartlarının düşmesine neden oldu.

Yazar Nedir?

Kısaca yazarlık, yazı yazarak belirli bir içerik üreten kişiye verilen sıfattır. Yazarlık statüsüne ulaşmak için bilinenin aksine belirli bir yazı disiplininde yazmaya gerek yoktur. Estetik açıdan kalite barındırması ya da belirli bir bilgi vermesi de koşul barındırmaz. Yazar olma eylemini yerine getirmek için kişinin sadece yazması ve bu üretimi bir meslek olarak nitelendirmesi gerekmektedir. Yazar olma eylemini faaliyete dökmek için yapılması gereken tek şey, yazılı bir üretim meydana getirmektir. Geçmiş dönemde yazı yazmak ve yayınlatmak oldukça zor şartlar altında gerçekleştirildiği için, yazar statüsü toplumun aydın kesiminden olan kişiler tarafından gerçekleştirilirdi. Günümüzde ise maalesef belirli bir standart ya da amaç taşımaksızın her kitap yazmak isteyen rahatlıkla eserini yayınlatabilir.

Yazarlık Eğitimi Nasıl Verilir?

Başta yazarlığın tanımını yapma nedenim; yazar olma durumuna karşı belirlenen fikirlerin, aslında belirli bir disiplin ve estetik kaygıyı yazar olmak isteyen kişilere yansıtma arzusunun, bir noktada yapay olduğunu ispatlamaya çalışmamdan kaynaklanmaktadır. Çünkü yazar olmak isteyen kişilerin çeşitli amaçları olsa bile, güncel yazı piyasası içerisinde var olmalarının anahtarı, bu standartları karşılamaktan geçeceğine inanılıyor olmasıdır. 

Yazarlıkta özgün olma durumu günümüzde çok nadir rastlanan bir biçimdir. Özgün olan yazılar postmodern ya da deneme kalıplarıyla yayınlanırken, diğer alternatif türlere göre daha az dikkat çekmektedir. 

Verilen eğitimlerin sonucunda, size belirli standartlarda yazı yazma ve içerik üretme öğretilmesi mümkündür. Fakat bu sizin, bu eylemlerden beklentiniz olan şeyleri karşılayacağınız anlamına gelmez. Birçok yazar, yazı yazma eylemini arzularını yerine getirmek adına gerçekleştirir. Bunlar arasında; yazı yazarak para kazanmak, ünlü olmak, düşüncelerinin değerli olduğunu ispat etmek, yazılarını ve sesini olabildiğince çok kişiye duyurabilmek, varlığını ispat etmek ve fark yaratabilmek yer alır. Yazar olmak isteyen kişi, bunlardan birini ya da hepsini aynı anda isteyebilir. Ancak size çoğu işletmenin para karşılığı sunduğu bu yazarlık eğitiminin sonucunda kendinizi bir ya da daha fazla arzunuzun karşılandığını görmek maalesef biraz şans işidir. Bu yüzden de minimum beklentiyle, bir hobi olarak değerlendirerek başlamanızı daha sağlıklı buluyorum. 

Yazar Nasıl Olunur?

Yazar olmak için öncelikli olarak yayınevlerinin nasıl düşündüğünü kavramanız gerekmektedir. Daha önce “Üç Kere Ağza, Üç Kere Burna Yayın Öyküsü” kısmında da belirttiğim gibi, yazar olma durumunuzu tasdik etmek için kitabınızın yayınlatılması gerekmez. Ancak çoğu kişi benim gibi tercihte bulunarak yazılarını yayınlatma yolunda ilerlemeyi seçebilir. Ben de bu yolda ilerleyerek kendimi yazı dünyasına atma ve kalıcı olma arzusuyla hareket ettim. İlk karşıma çıkan duvar, özgün olma fikriyle mücadele etme düşüncesiydi. Eğer belirli bir seviyenin üzerinde bir yazar olmak istiyorsam, kendi standartlarıma göre özgün olmam gerekecekti. 

Kitap yazma düşüncesine başlamadan önce, kısaca öykümü belirttim. Burada belirli bir öykü belirleyerek başlamanız çok önemli. Sonrasında bu öyküyü üç eşit parçaya bölmek gerekti. Bunu en basit edebiyat tabiri olarak giriş, gelişme ve sonuç olarak nitelendirelim. Bu şekilde zor ifade edeceğimden dolayı örnekle ilerlemenin daha kolay olacağını düşünüyorum.

Diyelim ki öykümüz Ali isminde bir çocuğun başından geçen olumsuzluklar ve sonucunda bir kadın ile tanışıp mutlu olması. Hikayeyi üç eşit parçada anlatmak istiyorsak, giriş kısmında Ali’yi ve Ali’nin evrenini anlatmamız gerekir. Böylece okuyucular Ali’ye empati kurabilir ve Ali’nin hangi durumda nasıl tepki vereceğini az çok tahmin edebilirler. Gelişme kısmında ise Ali mücadelesine başlar ve başından geçen olumsuzluklar anlatılır. Sonuç kısmında ise kız arkadaşı ile tanışır ve hikayemiz mutlu sonla tamamlanır. 

Tabi ki Ali’nin hikayesini oluşturma durumumuz bununla da sınırlı değil. Hikayenin alt yapısını ne kadar güçlü hazırlarsak geriye kalan kısımlarda daha tutarlı ve mantıklı bir içeriğe sahip olmuş oluruz. Bu yüzden Ali’yi tam anlamıyla bir empati noktasına çekmek için, biz okuyucuyla paylaşmayacağımız ama kendimiz yazı yazarken sıklıkla kullanacağımız bir karakter altyapısı hazırlayacağız. Burada Ali’nin yaşı, okulu, ailesi, çocukluğu, idealleri, kitaba kadar başından geçen olayları kısaca anlatacağız. Bunu sadece Ali için de yapmayacağız. Bu sayede karakterlerimizin alt yapısı tamamen hazır olacak ve davranışları belirli bir kalıp ve şema belirleyecek. Bu şemaları doğrudan hazırlayabildiğimiz için simgesel olarak ve ideolojik açıdan her türlü düzenlemeyi yapmamız mümkün olacak. 

Hikayemizin olay örgüsü bir diğer önem taşıyan ayrıntımız. Olay örgüsünü hazırlarken daha önce hazırladığımız giriş, gelişme ve sonuç ekseninde hareket etmemiz gerekiyor. Giriş kısmında Ali’nin hayatını anlatırken hangi ayrıntıları vereceğimizi, belirleyeceğimiz sahne ve sekanslarla okuyucularla sırasıyla buluşturacağız. Öncelikli olarak bunların başlıklarını tek tek hazırlamamız gerekiyor. Ali’nin evi, Ali’nin arkadaşları, Ali’nin iş durumu ve Ali’nin yalnızlığı olarak belirlediğimizi varsaydığımız bu eksen içerisinde her bir başlığın içerisinde belirli bir tutarlılık barındırması için mekanları ve yan karakterleri de işin içerisine katmamız gerekiyor. Bunu da hikayeyi üç eşit parçaya böldüğümüz gibi; giriş, gelişme ve sonuç eksenini de kendi içerisinde paydalara bölerek başaracağız. Bu sayede hikayenin girişinden sonucuna kadar gideceği yön haritası elimizde baştan sona tamamen belirlenmiş olarak hazırlanacak. 

Sonunda bütün şema ve taslaklarımız hazırlanmış, işin mimarlığı ya da mühendisliğini bitirmiş bir vaziyette düzenleme kısımlarına ilerleyebiliriz. Bu noktadan itibaren elimizde olan şema doğrultusunda olay örgüsünü ve sahneleri betimleyecek ve taslağımızı yazmaya başlayacağız.

Kitap Nasıl Basılır?

Öncelikli olarak yayınevlerinin çalışma prensiplerinden bahsetmek gerekiyor. Yayınevleri; dizgi, editörlük, sanat yönetimi, kapak tasarımı, reklam, pazarlama, basım ve dağıtım konusunda yazarlara ve okurlara hizmet etmektedir. Amaçları, bu doğrultuda yatırım yaptıkları bir yazardan aldıkları içerikten maksimum kazancı sağlamaktır. Bir yazar, ilk kez basılı yayın perdesini aralamak isterse, yayınevleri yukarıda yaptıkları işlerden maksimum masrafları çıkartarak oluşabilecek zararları minimalize etmeyi amaçlarlar. Sonucunda da kişinin yazdığı yazıdan bağımsız olarak belirlediği bütçesi, basım ve dağıtım konusunda yayınevlerinden faydalanmalarını sağlayabilir. Kısaca kişinin ne kadar iyi yazdığından daha önemli olan bir konu varsa o da bu iş için ayıracağı bütçesidir. Bu konuda bütçesi olmayan kişiler, kitaplarının dizgilerini, editörlüğünü, kapak tasarımlarını, bandrolünü ve tasarımlarını kendileri yapabilirler. Böylece yayınevlerine çıkarttıkları masrafı en aza indirebilirler. Ben ilk çıkarttığım eserde bu yolu izledim. Bunun avantajlı ve dezavantajlı tarafları mevcut. Ancak o da başka bir günün konusu. 

Kısaca kitap çıkartma işlemi hiç de göründüğü kadar zor bir durum değil. Sizden hayallerinize giden yolda olağanüstü rakamlar bekleyen yayınevleriyle çalışırken koşulları her iki taraftan da değerlendirmeniz açısından bu yazıyı hazırladım. Umuyorum siz de hayallerinize ulaşabilirsiniz.

read more
Sanat

Joker Filmi Detaylı İncelemesi

Joker

Joker, sinema dünyasında her daim varlığıyla renk katan bir karakter olarak yaklaşık elli yıldır bizlerle. Bu yıl çıkan orjin hikayesiyle Joker, beklentilerimize karşılık vermeye çalışıyor. Öncelikle belirteyim, son paragraf dışında film hakkında spoiler olmayacak.

Öncelikle filmin ilk duyurulmasından öncesinde yaşananları tekrar hatırlayalım. Christopher Nolan’ın efsanevi Batman üçlemesinin ardından film ve Joker hakkında beklentiler ister istemez arşa çıkmıştı. Batman üçlemesinin üzerinden 10 yıl geçmesinin ardından DC, tekrar Batman filmlerini çekeceğini duyurdu. Batman filmlerinde Joker’e rol verilmesini beklerken, maalesef beklenmedik bir filmde Joker’in olacağı duyuruldu: Suicide Squad.

Suicide Squad ve Joker

Suicide Squad (2016)

Film yeterince bilinmeyen ancak DC fanları tarafından savunulan bir hikaye olan Suicide Squad’dan uyarlanacaktı. Dolayısıyla Joker de filmde yer alacaktı. Böylece filmden beklentiler hızla artmaya başladı. DC’de doğru bir karar alarak film için beklentileri karşılayabilecek bir oyuncu ile anlaştı: Jared Leto. Jared Leteo daha önce; Requiem For a Dream, Fight Club, American Psycho ve Mr. Nobody gibi filmlerle oyunculuğunu ispatlamış olan oldukça büyük bir aktör.

Jared Leto

Suicide Squad’ın çekim planı tamamlanıp setten fotoğraflar gelmeye başlayınca, Joker hayranlarını ikiye ayıran bir gelişme meydan geldi. Joker fazla renkli bir karakter olmuştu. Pop Art sanat akımından fırlamış, modern yüzyılda tamamen post gözüken ancak içerisinde oldukça tutarsız olan bir görüntüye sahipti. Yine de çoğu kişi tekrar Joker’i sinemada görmek için bu durumu görmezden gelmeye hazırdı. Çok geçmeden film sinemaya girdi ve ne hüsran. Film gerçekten beklentilerin altında yok olmuştu. Üstelik Joker, film içerisinde toplamda 10 dakikalık sahne alamamıştı! Bir de üzerine Jared Leto’nun yaptığı “Ellerinde solo Joker filmi çekecek kadar çok sahne var!” açıklamasının ardından işler tamamen çığırından çıkmıştı.

Suicide Squat filmi baştan sona birçok hata barındırmasına rağmen, 2019 yılında devam filmi olan Birds of Prey vizyona girecek. Filmin sadece fragmanını izleyerek şunu söyleyebilirim, elinizde Margot Robbie gibi bir oyuncu varken neden böyle bir film çekme gereği hissedersiniz ki? Cevabı basit: Margot Robbie ile büyük ihtimalle yıl sonunda tamamlanacak bir sözleşmeleri var ve bu filmi sessiz sedasız çekerek bu anlaşmayı tamamlamayı planlıyorlar. Her şey daha ne kadar kötü gidebilir sorusuna ise “Batman v Superman” filminin de tamamen fiyasko ile sonuçlanması, Warner Bros ve DC arasında iplerin tamamen gerilmesine sebep oldu.

Ellerinde iyi bir formül olmadan tekrar film yapma işine girmek istemeyen DC, Wonder Women ve Aquaman gibi karakterlerin solo filmleriyle başarı yaşamayı da başardı. En büyük rakibi Marvel ile kıyaslandığında başarılarının devede kulak olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Sonunda Solo Joker Filmi Duyuruldu!

Sonunda Joker filmi iki yıl önce duyuruldu. Film Joker’in orjin hikayesini anlatacağı kısa sürede sosyal medya gündemine bomba gibi düştü. Bir orjin hikaye daha demeyin, bence de gına geldi. Ama olsun, Spider-Man orjin hikaye anlatmak için 2002’den beri 3 kez farklı oyuncu ve farklı hikayelerle karşımıza çıkarken, Joker’e bu şansı vermek yanlış olmayacaktır.

2002’den beri anlatılan üç farklı Spider-Man orjin hikayesi ve başrol oyuncuları.

Joker filmin başrolü için birçok aday konuşuldu. Ben de pür dikkat hangi oyuncu ile anlaşacaklarını beklemeye koyuldum. Bir ara tekrar Jered Leto oynayabilir mi diye düşünürken, Joaquin Phoenix ismi medyaya düştü. Kısa süre sonra da açıklandı.

Joaquin Phoenix’in Joker rolü için açıklanmasının ardından hayran yapımı bir uyarlama.

Joaquin Phoenix; Her ve Gladyatör gibi 30’a yakın gişe filminde oynamış ve Oscar kazanmış bir aktör. Özellikle Gladyatör filminde olan performansıyla, Villian (Kötü Kahraman) oynayabildiğini göstermiş ve çok sevilmişti. Düşünün, Russell Crowe gibi bir oyuncu (balon) bile Joaquin Phoenix sayesinde Oscar kazanabiliyor…

Zamanlar ilerliyor, film için beklentimiz git gide artmaya başlıyordu. Setten düşen fotoğraflar ise beklentimizin boşuna olmadığını ispatlar nitelikteydi. Film içerisinde tercih edilen oyuncular kadar, filmin renk paleti de oldukça dikkat çekiciydi. Böylece geçen yıl ilk teasar yayınlandı.

Joker ilk Teaser

Teasar baştan sona Joaquin Phoenix kokuyordu. Herkes beklentiyi arttırmamak konusunda fikir birliğine varmış, DC’nin ve Warner Bros’un geçmiş yapımlarında yapılan hataların bu filmde de tekrar edilebileceği konusunda korku duymaya başlamıştı. Ekşi Sözlük, Reddit ve Twitter üzerinde olan yorumlarda, herkesin endişesi eşitti. Şahsen konuşmam gerekirse, yapım aşamasında Logan‘a çok benzettiğim Joker’de, beklentilerimin boşa gitmemesi için çok umut ettim. Çünkü Logan (2017) standartların oldukça üzerinde olan bir süper kahraman filmi olmasına rağmen, abartıldığı kadar güçlü bir yapım olduğunu maalesef düşünmüyorum.

Sonunda Joker’i bugün izledim. Şu kadarını söylüyorum, Oscar kesinlikle Joaquin Phoenix’e gidecek! Bu nasıl bir oyunculuktur arkadaş. Bu nasıl bir standart yükseltmedir. Kendinden önce oynayan dört büyük Joker oyuncusunu hiçe sayarak (The Dark Knight’da oynayan Heath Ledger efsanesini de içine katarak), gelmiş geçmiş en iyi Joker performansının bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabi bunda etken olarak, bu filmin bir orjin hikayesi olduğunu da eklemek istiyorum. Ayrıca daha önce iki farklı oyuncunun aynı rol için Oscar aldığı tek karakter olan Godfather filmindeki Don Corleone (Marlon Brando ve Robert De Niro), bu istatistikliğine de veda edecek gibi görünüyor. Çünkü Joker ile daha önce Oscar kazanan Heath Ledger’in ardından bu yıl Joaquin Phoenix’de aynı rol için Oscar alacağını düşünüyorum.

Filmin senaryosu, konusu ve temasına baktığımızda ise klasik bir orjin hikayesi olduğunu görüyoruz. Ancak diğer orjin hikayelerinden ayıran ufak bir farkla. Yönetmen baştan sona kendi dokunuşlarını film üzerinde hissettiriyor. Filmde oynayan yardımcı erkek oyuncu rolünde olan Robert De Niro ise bir resital sunuyor. Ancak Joaquin Phoenix’den onu konuşmaya fırsatımız kalırsa… Film oyuncular konusunda oldukça şanslı olduğunu da eklememiz lazım. Joker’in annesi rolüyle bizlere eşlik eden Frances Conroy, daha önce Six Feet Under‘da oldukça dikkat çekmişti.

Film baştan sona aslında birçok kaliteli yapıma selam vermekten çekinmiyor. Robert De Niro’nun başrolde oynadığı Taxi Driver filmine oldukça yakın sahneleri ve hikayesi mevcut. Requiem For a Dream‘in sahip olduğu drama estetiği ve müzik kullanımı yine dikkat çekiyor. Son olarak da Bird-Man‘in çekim açıları ve karakterin hem iç hem de dış boyutlarını yakalama arzusunu filme enjekte ederek yönetmen, üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Son alıntı olarak Fight Club olduğunu söylemek isterdim ancak yönetmen Artur’un sanrıları konusunda kendini hiç zorlamak istememiş. Son olarak film içerisinde azınlık hakları ve toplumun azınlıklara karşı olan tavırlarını eleştirirken, herkesin aslında içerisinde bir azınlık barındırdığı mesajını vermeye çalışıyor. Filmin sonunda ise anarşi, mutlak yönetim biçimi olarak gösteriliyor ve Joker’in mücadelesi anlam kazanıyor.

Joker Filminin Konusu

Gotham şehri hiç olmadığı kadar kötü bir dönemindedir. Şehirde çöpler toplanmıyor, hayat kötüye gidiyor ve gündelik hayat ile suç artık bütünleşmiş bir şekilde yaşanıyordur. Bu olumsuzluklar içerisinde başrolümüz olan Artur annesiyle birlikte yaşayan bir palyaçodur. En büyük hayali bir gün komedyen olmaktır. Babasını hiç tanımamıştır. Ancak Artur’un ilginç bir hastalığı vardır. Artur olduk olmadık yerlerde kahkahalar atarak gülen bir sinirsel bozukluğa sahiptir. Bu yüzden de hayatı boyunca işleri hiçbir zaman yolunda gitmemiştir. Gündelik hayatında yaşadığı sorunlar onun psikozunu daha da kötü etkileyerek, silahla gezmesine neden olur. Bir gün metroda üç adamın saldırısına uğrar ve o adamları öldürerek oradan kaçar. Bu adamlar toplumun üst statülerinden birileri olması şehir içerisinde olan azınlıkları ve toplum içerisinde yok sayılan kötü şartlarda olan insanları belirli bir bayrak altında toplanmaya itmiştir. Bu suçları bir palyaçonun işlediği bilindiği için herkes palyaço maskesi takarak gezmeye ve toplanmaya başlar. Çok geçmeden Artur annesinin aslında kendi annesi olmadığını ve evlat edindiğini keşfeder ve babasının Thomas Wayne olduğunu düşünür. Ancak gerçek hiç de düşündüğü gibi değildir. Artur evlatlıktır ve üvey annesi, sevgilisi olan Thomas Wayne ile birlikte yaşarken, onun taciz edilmesine göz yumar. Artur sakin bir şekilde annesini öldürür. Sonunda en büyük hayali olan televizyon şovuna çıkar ve yaptıklarını itiraf eder. Televizyon şovunu sunan şovmeni de öldürerek teslim olur. Polis arabasında götürülürken, fanatikleri onu kaçırır. Sonunda bir akıl hastanesinde olan Artur artık tamamen Joker olmuştur.

Dip not: Filmin son sahnesine girmeden önce Joker makyaj yaparken, aynada annesinin resmini görür. Resmin arkasında “Sevgilerle T.W.” yazmaktadır. Bu da bir noktada annesinin haklı olduğunu ve aslında annesiyle birlikte olup ona da zulüm eden kişinin Thomas Wayne olduğunu gösterir. Bu da Artur’u yani Joker’i, Bruce Wayne’nin abisi yapar. Yani Joker ve Batman kardeştir.

read more
Sanat

Andy Warhol ve Pop Art Sanat

Pop Art Sanat Örneği

Merhabalar sevgili okular, bugün sizlerle ilk buluşmamızı gerçekleştirdiğim bu yazımda, en sevdiğim sanat akımlarından birisi olan “Pop Art” akımını ve akımın en önemli temsilcilerinden birisi olan Andy Warhol‘dan bahsedeceğim.

Öncelikli olarak, sizlere olabildiğince kısa bir şekilde Pop Art sanatını açıklayayım: Pop Art, 1950 yıllarında ilk kez bir sanat akımı olarak doğup, 1960’a gelindiğinde ise kitle kültürlerinden beslenerek, alınan imgeler ile bütün dünyada bilinen bir ivme kazanmıştır. Sanatçılar eserlerinde dönemlerin reklam afişlerini, kolaj çalışmalarını, çizgi romanları ve pornografiği kullanmışlardır. Pop Art’ın sanatsal amacı, sanat eserlerlerine duyulan biricik algısına karşı çıkarak, sanatın toplumsal metaların tamamında olduğu gibi tükenip bitebileceğini ve yeniden yaratılabileceğini anlatmaktır.

Pop Art’ın Doğuşu

Bu dahiyane akımın doğuşunda, Duchamp’ın fikirleri ve eserleri büyük bir referans noktası oluşturmuştur. Pop Art böylece sanatsal bir akım olarak varlığını belirli neden-sonuç ilkesinde dışarıya vuracak bir yapı üzerine kurulmuştur.

Duchamp’ın modern sanata ve sanatçıya karşı yaptığı eleştiri olarak sergisinden pisuvar eseri.

Duchamp sanat camiasına karşı duruşu oldukça nettir. Onun bu duruşu sayesinde Pop Art akımı da güç kazanmış ve 21. yüzyılda halen daha değer gören ve karşılığı olan bir akım olarak devam etmiştir.

Pop Art akımı canlı renkleri ve cıvıl cıvıl yansıtılan metalarıyla birlikte herkesin bildiği ve gördüğü ama sıranlıktan sıyrılmış haliydi. Bu akımda amaçlanan yansıtma biçimi de zaten bu şekilde sanat sayılmayanı dikkate bile alınmayanı odağına yerleştirmekti. Bu sıradanlığı en çok besleyen ve sunan sanatçı da nitekim Andy Warhol oldu.

Andy Warhol ve Eserleri

Andy Warhol sanat camiası içerisinde yer alan yüzbinlerce çılgın kişi ve düşünce arasında yeterince yokmuş gibi onların arasından bile sıyrılabilecek boyutta bir perspektife ve dışavuruma sahip olan bir kişiydi. Her akımın bir öncüsü tabiri caiz ise babası vardır. Benim için de Pop Art sanatının babası Andy Warhol olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nin kapitalizm üzerine kurulu bir ülke olduğunun farkındaydı ve tamamen Pop Art kültürünü yansıtmak ve yaşatmak için yaşıyordu. Etrafındaki birçok insan onu anlayamazdı ve hatta onu anlayabilmek adına bir sanat medyası kuruldu. Etrafındaki insanlarla sohbetlerini ses kaydına alarak, yeni tanıştığı kişilere kayıt cihazını “karım” olarak tanıtırdı. Birbirinden farklı kişiliklere sahipti. Saçlarını griye boyar, böylelikle daha genç görüneceğini düşünürdü. Takma adı olarak Drella ismini kullanırdı. Bu isim içinde bulundurduğunu düşündüğü Drakula ve Sindirella’nın birleşimiydi. Kendini çoğu kez bir Drag Queen olarak tasvir ettiği de olmuştur. Bu rengarenk ve birçok insanın sıra dışı olarak tabir ettiği dahi adam, eserlerinin üzerindeki biricilik algısını alaşağı ederek, her şey üretimdir mottosunu hayatına ve eserlerinin tamamına yansıtmayı başarabildi.

Adını “Fabrika” olarak koyduğu devasa atölyesinde seri üretime geçti. Çılgın baskıları ve kolajları bugün bile halen daha gündemimizden düşmeyen 20. Yüzyılın Mona Lisa’sı olan Marilyn Monroe’yi baskılar ve farklı renklerle birlikte bir Pop Art sanatına çevirmeyi başarmıştır.

Marilyn Monroe ve Pop Art yansıması.

Elvis Presley’den Muhammed Ali’ye kadar tüm ikonik ünlüler onun ve sanatının bir parçası olarak izleyicilerle buluşmayı başardı. Tabi iş sadece ünlü kişilerin baskılarını yapmakla bitmiyordu. Çünkü Andy birçok eserini önce aklında tamamlar, hayata geçirilmesini fabrikasında, atölye çalışanlarına yaptırmayı tercih ederdi. Sanatçı olmak için eline fırça alarak tuval boyamayı tercih etmezdi.

İnsanların her gün defalarca gördüğü Coca Cola şişelerini ve dönemlerine göre varoş olarak nitelendirilebilecek konserve yiyeceklerinde bile baskılarına yer vermiştir. O zamana kadar insanların farkında dahi olmadığı objeler onun fabrikasında tekrar değerlendirilir ve sanatsal değerler kazanırdı. Dahiyane fikirlerle dolu olan sayısız esere ve akıma önayak olmayı başarmıştır. Saatlerce süren ve sadece tek bir replikten oluşan filmlere çekerek üretimin sürekliliğine nokta atışı yaparak, sanatsal dışavurumunu görsel eserlerin hemen hemen her alanında yansıtmayı başarabilmiştir. Dönemin tüketim alışkanlıklarına eleştiri için söylediği “Herkes birgün 15 dakikalığına ünlü olacak” sözü halen daha sanat camiasının en felsefi düşünceleri arasında yer almaktadır.

İşin özü hepimiz gerçekten en azından on beş dakikalığına ünlü olmuyor muyuz? Günümüzün sosyal medya çılgınlığı da böyle bir olgudan kaynaklı olarak çıkmadı mı? Her on beş dakikada bir “Hey! Ben de buradayım” deme ihtiyacı hissetmiyor muyuz? Andy sadece sanat tüketiminden, seri üretimden bahsetmiyordu. Andy, her çağın vebası olan tüketme eylemini, izleyiciyi provoke ederek yine izleyicisine sunuyordu. İnsanlık, yaşamın döngüsü olan tüketimine yine devam ediyor ama tek bir farkla: Bizler artık kendimizi tüketiyoruz sayın okurlar. Tükettiğimiz kadar da asla üretemiyoruz.

Sizlere Pop Art sanat akımın en gözde cümlesi ile veda etmek durumundayım (tabi ki tekrar görüşünceye dek);

Less is bore (Sanatla Kalın)

Fazile Berna Budak
fazilet_budak@hotmail.com

read more
Sanat

Söyleşi: Hakan Unutmaz ve İlk Romanı “Höyük”

Höyük Kitabı Hakan Unutmaz

Hakan Unutmaz, “Höyük” adlı ilk romanını nihayet yayımladı. Kendisiyle Höyük ve gelecekteki projeleri üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. Höyük, bir şair ve atanamayan öğretmenin hayatını konu ediniyor; edebiyat ve yaşamın çevresinde oluşan ve gelişen olay örgüsü, bir şairin gözünden okuyucularla buluşuyor.

Okuyucularımıza kendinizi tanıtabilir misiniz?

Merhaba. 1991 Denizli/Çivril doğumluyum. Türkçe öğretmenliği yapmaktayım. Ayrıca çeşitli dergi ve yayınevlerinde editörlük ve redaktörlük yapıyorum. Başarısız birkaç dergi ve fanzin çalışmam da oldu. Deneme, öykü, roman, şiir türlerinde metinler/kitaplar yayımlıyorum. Kısacası edebiyatla olabildiğince içli dışlı olmaya çalışıyorum.

Sizi daha önce şiirlerinizle tanıdık. Şimdi ise ilk romanınız “Höyük” çıktı. Şiirden romana geçiş süreciniz nasıl oldu?

Aslında ilk yayımlanan metinlerim deneme türündedir. Şiire daha sonra başladım. Şiir yazarken aynı zamanda öykülerle de çeşitli mecralarda yer aldım ama kitaplaşma sürecinde ilk şiir türüyle ortaya çıktığım için sanırım bu algı oluştu. Höyük, çoğu şiir kitabımdan önce yazıldı. Biliyorsunuz, ülkemizde yayım konusunda sıkıntılar yaşanabiliyor. Bu yüzden romanımı biraz bekletmek durumunda kaldım. Yaklaşık altı yıllık bir geçmişi olmasına rağmen ancak şimdi yayımlayabildim.

Höyük yayımlanınca okura ulaşma konusunda neler yaşadınız?

Yaşadığımız çağda okurun yazara, yazarın okura ulaşması o kadar da zor değil. Bunun için yazarın yapacağı çok da bir şey yok. Kendi reklamımı yapmaya çalışmak bana biraz ayrıksı geliyor. Görünürde şimdiye kadar herhangi bir sorun yaşamadım. Birkaç internet satış mağazasında olmanız yeterli olabiliyor. Zaten büyük olarak lanse edilen sermaye yayınevlerinin birinden kitabınız çıkmadıysa perakende olarak eserinizi satmanız neredeyse imkânsız. Kitap yayımlanmadan önce göz önünde bulundurduğum bir unsurdu bu. Açıkçası beklediğimden daha fazla ilgi gördü.

Höyük’teki olayların kahramanı olan Çağlar’ın şahsi yaşantınızda bir bağı var mı?

Tam olarak işkillendirmesem de var diyebilirim. Karakterleri oluştururken çevremdeki insanlardan yararlanmaya çalışıyorum. Çağlar da hem kendimden hem de tanışık kişilerimden yola çıkarak oluşturduğum bir karakter. Söylemek istediklerimi genel olarak onun ağzından söylüyorum. Bağ olarak adlandırmak yerine kendime yakın olarak adlandırmak daha doğru olacaktır sanırım.

Arkeolojik çalışmalarda sezonluk işçi olarak görevlendirilen kahramanların yaşadıkları, gerçek hayattaki olayların kurgu hali mi?

Beş sezon boyunca Beycesultan Höyüğü’nde işçi olarak çalıştım. Geniş bir çalışma sahası olduğu için haliyle işçi ve akademik personel sayısı da fazlaydı. Külfetli bir iş olduğundan işçi değişim durumu yoğun oluyordu. Bu sayede onlarca profil biriktirebildim. Romandaki işçi kahramanların hepsi bu birikintinin harmanlanmış birer kopyasıdır.

Denizlili olduğunuzu öğrendik. Kitapta geçen olaylar sizin gençlik yıllarınıza dayanıyor mu?

Biraz önce de bahsettiğim gibi hikayemde sadece benim değil çevremdeki herkesin çocukluğuna, gençliğine, ölümüne dair olaylardan da esin var. Ana karakter olan Çağlar’ın bir öğretmen olması, şiirle ilgilenmesi gibi konuları kendi birikimime dayanarak işlemeye çalıştım. Olayların ise büyük bir çoğunluğu kurgu olmakla beraber duyulan/görülen yaşantıları da yansıtmak için çabaladığımı söyleyebilirim.

Akıcı bir dil hâkim kitapta. Bunu şiirlerinizin akıcılığına bağlıyor musunuz?

Bu görece, şiirlere bağlanmaktan ziyade anlattığım coğrafyanın diliyle ilgili bir durum. Taşra olarak adlandırılabilecek bir mekânda kullanılan dilin olabildiğince basite indirgenmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü orada insanların genel konuşma tarzı komutlarla ilerliyor. Bu komutları süslemeye çalıştığınızda coğrafya, samimiyetini kaybedebiliyor. Şiirsel dili ise sadece Çağlar’ı işlerken kullandım. Bu kullanımda da karakterin şair olması etkili oldu.

Bundan sonra yayımlanacak roman dosyalarınız var mı? Varsa bu dosyalar da Höyük gibi gerçek olaylardan esinlenecek mi?

Şu an başka bir yayınevinde yayıma hazırlanan bir roman dosyam daha mevcut. O dosyada olaydan ziyade durum değerlendirmeleri üzerinden ilerledim ve karakterlerimin hiçbirini tanımıyorum. Tamamen kurgusal bir yapıt oldu diyebilirim.

Okurların, size geri dönüşlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğiniz özel kişiler var mı?

Genel itibariyle olumlu dönüş aldım. Aldığım en olumlu dönüş ise babamdan oldu çünkü babam, yayımlanan on üç kitabımdan ilk defa birini sonuna kadar okuduğunu ve kitabı beğendiğini belirtti. Olumlu ya da olumsuz eleştiri beklediğim özel bir kişi ise yok diyebilirim. Kişiye göre mümkün olduğunca eser vermemeye çalışıyorum.

Bundan sonra Hakan Unutmaz’ı nasıl göreceğiz? Şiir ve romandan sonra başka edebi türlerde eserler yazacak mısınız?

Yayıma hazır birkaç dosyam mevcut. Bunların üçü şiir. Onları yakın zamanda yayımlamayı planlıyorum. Ayrıca çocuklara yönelik bir öykü dosyam da var. İyi bir yayıneviyle anlaşma süreci içerisindeyim. İleride ise dergilerde kalan ve üzerine benim de ekleme yapacağım eleştirel deneme/makale türündeki yazılarımı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Şu aralar daha çok okumaya ve akademik çalışmalarıma yöneldiğimden bahsettiğim kitaplar ne zaman çıkar, bilemiyorum. Zaman gösterecek.

Sizin gibi yazarlığa gönül vermiş, yazan arkadaşlar için söyleyecekleriniz var mı?

Yazmak benim için bir enerji boşaltım aracıdır. Bunun için her fırsatta yazmaya çabalıyorum. Tabii ki öncelim okumaktır. Yazan arkadaşlara herhangi bir şey söyleyebilecek yetide olmadığımı düşündüğümden bu soruya net bir yanıt veremem. Tavsiye edebileceğim tek şey ise ertelememeleridir. İleride pişman olacağınız eserler bile yayımlasanız bu, sizin gelişiminizi göstermek açısından önemlidir.

Bu güzel röportaj için YazBuz ekibi olarak teşekkür ederiz.

Söyleşi: Sait Özden
Düzenleme: Bünyamin Aloğlu

read more
Sanat

Ulaş Nair’in Kaleminden Kısa Bir Öykü

Ulaş Nair ve genç yazar

 Ulaş Nair, Samsun’da ikamet eden genç bir yazar. Kendisi ile sayın Metin Toprak aracılığıyla tanıştım. Genç bir kalem olarak yaptığı işleri sonuna kadar taktir ettiğimi ve gelişimi için elimden geldiğince destek olacağımı belirtmem gerekiyor. Bugün kendi rüştünü ispat etmek için ilk eserini benimle paylaştı. Kısa bir hikaye ama onun geleceğe dair atacağı adımlarda büyük bir gelişime gebe. Sizleri daha fazla bekletmeden Ulaş ve hikayesi ile baş başa bırakıyorum.

Zabıta memuru Ekrem gözünü ağaçların arasındaki yıldızlı bir gökyüzü görüntüsüne açmıştı. Sonbaharın etkisiyle kurumuş yapraklar, rüzgarın da desteğiyle saatlerdir baygın yatan Ekrem’in mavi üniformasına düşmüştü bile. Kafasına yediği darbe uyandığında yaşananları hatırlamasını engelleyecek kadar kadar güçlüydü. Sol ve sağ ayaklarının arkasına, çapraz şekilde açılmış iki kesik Ekrem’in bir hayli kan kaybetmesine sebep olmuştu. Olayın ciddiyetini kavrayabilecek kadar kendine geldiğinde, hissettiği fiziksel acıdan sonra tattığı ilk duygu çaresizlikti.

Ölümün sessizce kol gezdiği yıldızlı bir gecede olduğunu uyandığının tam 5. dakikasında anlayabilmişti. Göz bebekleri yaşadığı çaresizliği anlatabilecek kadar büyüktü ve Ekrem ölümün acımasızca saldırdığının farkındaydı. Acıyla inlerken,”Yaşanacak bir cehennem hayatı varsa o hayat Dünyadadır, yaşamıyla da ölümüyle de acı verici.” diye düşündü.  Ölüm gözlerinin önüne simsiyah bir perde gibi çökmeye ve vücudu kaybettiği kanın etkisiyle hissizleşmeye başladığında düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Hayatını ölümün bir başlangıç değil kocaman bir hiçlik olduğunu düşünerek yaşamıştı. Öyle de oluyordu. Karanlık ve tatlı uyku Ekrem’i sıcacık kollarına çağırırken ne bir beyaz ışık görmüştü ne de bir Tanrı.

Ölürken sevdiklerini düşünmüyordu. Zaten uzun ve mutlu bir hayat yaşamak gibi bir planı da yoktu. Adaletsizliğiyle darbe üstüne darbe vuran bir Dünyada yaşamak yerine, derin bir uykuya gömülmeyi yeğlerdi. Ekrem, yorucu bir günün ardından uykuya dalarken hissettiği gibi, karanlığın derininden ölümü hissedebiliyordu. Tatlı bir hüzne kapılmayacak kadar çok kabullenmişti yok olmayı. Belki cesedini bile bulamayacaklardı. Büyük Çınar ağaçlarının dökülen yaprakları arasında çürümeye başlayacaktı. Belki bedeni birisi tarafından fark edildiğinde, kimliği bile tanımlanamayan bir et parçasına dönmüş olacaktı. Ama bu Ekrem için pek de önemli değildi. Gidişi Dünyada derin bir yara bırakmayacaktı zaten. Sadece eksilmiş bir kum tanesi. Zihninin içindeki küçük bir sessizlikten sonra Ekrem derin bir uykuya dalmıştı. Önemsiz kimliği, bedeniyle beraber silinmişti Dünyadan. Tıpkı bir kum tanesi gibi. 

read more
Sanat

Black Mirror 1. Bölüm İncelemesi

Black Mirror’u gösteren kırık ayna fotoğrafı.

Asude Bilge Yakut 17 yaşında bir lise mezunu. Bugün üniversite sınav sonucu açıklanmış ve heyecan içerisinde en doğru tercihi yapmak için sabırsızlanıyor. Kendisi ilk benimle irtibat kurduğunda, otobüste olan telefon konuşmama kulak misafiri olmuş ve sonucunda da yazım serüvenine katılmıştı. Bugün onun yazım serüveninde de ilk yayınlanan içeriği için aracı oluyorum. Normalde içeriği belirli referanslar ile düzeltme yoluna gitmeyi tercih etsem de kendisinin yaptığı bu çalışmada hiç bir müdahalede bulunmadım. Umuyorum kendisi üzerine düştüğü gibi size dizi hakkında olan değerlendirmesini sunmayı başarır.

Black Mirror 1. Sezon 1. Bölüm İncelemesi

Yıl 2019… Hala çağlar boyu görülmemiş hızında seyreden teknolojinin, yararlı mı zararlı mı olduğu hakkında tartışıyor, endişeleniyoruz. Bu hız karşısında endişelenmemiz kadar doğal bir şey yok tabi. Çünkü bilinmezlik insanı her zaman, her biçiminde korkutmuştur. Duygularımız hakkındaki belirsizliklerimiz, toplum hakkında hissettiğimiz belirsizlikler….

Günümüzden örnek vermek gerekirse, teknolojinin henüz yeni sayılan yavrusu internet ile insanları bir arada toplama ve birden çok paylaşım platformu oluşumu olarak sosyal medya, bahsettiğim belirsizlikleri ve daha fazlasını sırtımıza yüklüyor. İşte Black Mirror’un ilk sezonundaki bu 3 bölümü birleştiren şey de teknolojinin gelişimi sonucunda içimizde oluşan kuşkudur.

İlk bölüm rehineci 3.şahsın fidye yönergeleriyle başlıyor. Kaçırılmış İngiltere Prensesi söz konusu ve onu kurtarabilecek yönergelerin ucu ise İngiltere başkanına dokunuyor. Baştan uyarmak gerekirse bazı izleyiciler için rahatsız edici olabilir çünkü sıradan taleplerin aksine söz konusu fidye, açık izahla, bir domuzla cinsel ilişki yaptırımı. Devasa bir sosyal paylaşım ağı olan YouTube üzerinden açık duyurulan ayrıntılı fidye mesajı, bugün içerik üreticilerinden beklediğimiz dikkat çekiciliğin fazlasına sahip ve bir yanılsama olmaktan uzak. Gönüllü olarak dağıtım ve yayım görevini üstlenen halk ve şirketler arası kar mücadelesi topluluğu olan haberleşme firmaları etkileri arasında bölgesel başlayıp uluslararası olarak süregelen hızlı yayılımı durdurmak kimsenin gücünün yetemediği bir durum oluyor. Bu olayı bir nefret suçu ya da protestan bir hareket olarak değerlendirip suçu, başkanlık binasının boşa çırpınışlarının ortasında çaresiz ve zamanla üstüne giden algının baskısı içinde boğulan başkanda arıyoruz. İnsanları televizyona kitleyen o zaman henüz geldiğinde bizim ekranlarımızda boş ve sessiz İngiltere sokakları ve köprüleri gözüküyor. O köprülerden birinde sararmış donuk yüzü ve dengesiz adımlarıyla prenses yürüyor. İnsanlar bunu ancak 2 saat civarı süren zorunlu canlı yayın sonrasında öğreniyor.

Ana fikir başkanın kişisel problemi olmaktan çıkıp topluma ve medyaya yapılmış bir eleştiriye dönüşüyor. Göze kulağa dönüşen medya, gerçeklere 2 saatlik yayın delayı payı bırakıyor. Başkan ise yönetimdeki karizmatik egemenlik anlayışının toplumun gücü karşısında boyun eğişini göz önüne serme görevini üstlenmiş bir kurban olarak rolünü noktalıyor.

Asude Bilge Yakut
asudeyakut@gmail.com

read more
Sanat

İki Ayda Bir Kez: Sin Edebiyat Dergisi ve Sanatta Sansür

Sin Edebiyat Dergisi ve Sanatta Sansür

Popüler edebiyat ya da popüler dergi çağında yalnız ve kararlı bir şekilde adım atmak günümüzde oldukça zor. Sin edebiyat dergisi iki aylık şiir ve edebiyat dergisi olarak 16 sayıdır yayın hayatına devam ediyor. Bu süreç içerisinde kendi çizdiği genç yazar ve şairlerin kalemleriyle sütun görevi görüyor. Son olarak Mayıs – Haziran sayısında “sansür” konusunu ele alıyor. Dergi edebiyat ve sinema tarihinde sansür konusuna ışık tutarken, “Bülbülü Öldürmek” kitabı üzerine de oldukça anlamlı bir eleştiriye yer veriyor.

Yaşar ERCAN “Sanatın Siyah Noktası: Sansür” yazısında şöyle der:
Birçok dilde yazılışı da okunuşu da farklı, anlamı ve uygulamaları aynı olan, içinin ne denli, nasıl, neden, kime göre doldurulduğu tartışma konusu olan sınırlarını her geçen gün genişleten despot bir hükümdarlık gibi baskıcı, engelleyici düzenleyici bir şekilde hayatını sürdüren güçlü ve keskin bir kelime düşünün. İnsanları taraf ve karşı taraf olarak ikiye bölüp yankısını yüzyıllar boyu sürdüren, gücün yanında saltanatının hep koruyan soğuk ve soluk bir kelime…

Sin Edebiyat Dergisi: Mayıs-Haziran Sayısı

İnsanlığın varoluşundan ve medeniyetin inşasından sonra hayatın her yerinde olduğu gibi sanatın da içinde sızan sansür, günlük akışında olan her türlü olayı engellediği gibi sanatı da engelledi. Gücün ve ihtirasın yanında olan ve zalimin çekici olarak sanatın her haykırışında başına inen sansür, özellikle sanat standartlarını minimum ölçüde bırakıyor.

Maalesef sanata ve sanatçıya karşı da yaptırıma sahip olan sansür, tüm olumsuzluklara rağmen toplumu tamamen etkisi altına alabilmiş değildir. Erişilebilirliğin bu kadar arttığı günümüzde sanata ve sanatçıya daha fazla dayanışma imkanı ortaya çıkmıştır. Yaşar Ercan’da sansürün etkisine ve tarihine inip ilk örneklerini ve işlendiği yerleri gözler önüne sererek, günümüzde olan örnekleriyle kıyaslamakta. Sin Edebiyat Dergisine ve Yaşar Ercan’a bu cesur çalışamları için bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor.

Edebiyatta Sansüre Kısa Bir Örnekleme: Mustafa Bostan

Sansüre uğrayan ilk edebi metinlerin hangi yüzyıla ait olduğunu tam olarak kestirmesek de sansürün baskısının erişilebilirlikle artarak günümüzde etkin olarak arttığını söyleyebilmek mümkün. Matbaanın yaygınlaşmaya başladığı dönemler, sansürün hayatımıza gerçek anlamda müdahale ettiği ilk dönemler olarak nitelendirilebilir. Anadolu coğrafyasında da ilk kez Abdülhamit yönetimi yayıncılığı desteklemiştir. Matbaaların kurulmasını teşvik ederek basını bir güç unsuru olarak tıpkı batıda olduğu gibi kullanmaya başlamıştır.

Matbaa Anadolu’ya gelmesinin ardından bir güç unsuru olarak ne kadar politikanın ve iktidarın esiri olduysa, muhalefet ve alternatif fikirleri savunan kişiler için de aynı güce ve erişilebilirliğe ulaşmıştır. Bu süreç içerisinde de yazar, gazeteci, aydınların çıkardığı gazeteler, dergiler, kitaplar kısa süre içerisinde sansüre uğramış ve kapatılmıştır. Bu yönden dünyada ve ülkemizde birçok örnek verebilmek mümkündür. Matbaanın ilk gelişinden sonra Cumhuriyet Dönemi ve günümüzde halen daha sansür hayatımızın büyük bir parçasıdır. Düşünce suçunu nitelendirmede en çok zarar gören mesleki kollar olan yazar, şair, aydın ve gazeteciler sadece sansür ile değil, sürgün, hapishane ve idam cezalarıyla da cezalandırılmıştır. Mustafa Bostan da Sin Edebiyat Dergisi için yazdığı içerikte, bu örneklerin derinlerine inerek günümüze kadar olan sansür örneklerinden bazılarını okuyucuya sunmaktadır.

Sansürsüz Şiirler Olmazmış

Özellikle bu sayı içerisinde işledikleri sansür konusunu kısıtlı olarak edebiyatın sadece düz yazı ve roman ayağında bırakan Sin Edebiyat Dergisi, işlediği şiirlerde sansür konusun olmayışı ve dergide yer alan şiirlerin sansür konusu dışında yer alması yüzünden okuyucuda buruk bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Konunun belirli bir standartı olduğu düşünüldüğünde, yazılar ve içeriklerin muazzam işlenmiş olduğunu söylemek zorundayım. Lakin şiirlere geldiğimde ilk başta bir okuyucu olarak şiirlerin sansür konusundan tamamen bağımsız yer almakta olduğunu gördüm. Özetlemek gerekirsek dergiyi baştan sona akıcı ve akılcı bularak, ele aldığı konularla da yaptığı çalışmaları kesinlikle keyifle okudum. Fakat şiir konusunda olan bölüm tutarsızlıkları maalesef tarafımdan olumsuz yönde eleştiri almıştır. Kendilerine yayın hayatlarında başarılar dilerim.

Yazar
Sait Özden
saitozden1903@gmail.com

Düzenleme
Anıl Kölmük
sab1t@msn.com

read more
Sanat

Paranın İnsan Hayatında Olan Yeri

Bozuk para fotoğrafı, gözlük kapının içerisinde.

Para, üzerine şiirler, şarkılar, felsefeler, kitaplar ve savaşlar çıkartacak kadar geniş bir olgudur. Kapsama alanının ölçülemez olmasına rağmen, doğrudan olumlu ya da olumsuz olarak paraya ve barındırdığı değer kavramına yargı duymak mantıklı olmayacaktır. Parasız yaşamak ise tamamen küreselleşmiş bir dünya üzerinde hayalden farksız… Sizlere para ile satın alınan ölçütlerin, kişilerin kimliğinin üzerine çıkış öyküsünü aktarmaya çalışacağım.

read more
Sanat

Fransa’dan Yeni Bir Hip-Hop/Rap Akımı: DJ Veekash

Dj Veekash fotoğrafı.

Bundan yaklaşık birkaç hafta öncesinde yöneticiliğini yaptığım Trip Hop Music Union adlı sayfaya bir şarkı önerisi geldi: “DJ Veekash – Sensibility”. Ne şarkıyı ne de şarkıcıyı daha önce duymamıştım. Bu ayıbı hızlıca örtbas etmek için hemen dinlemeye koyuldum. Aradan bir saat geçtiğinde ise Dj Veekash ile kendimi Facebook üzerinde söyleşi yaparken bulmuştum.

read more
1 2 3 4
Page 1 of 4