close

Bilgi

Bilgi

İnsan Hafızası Nasıl Çalışır?

insan hafızasını gösteren beyin

 Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte, insan hafızasının kullanımı git gide azalmaktadır. Binlerce yıldır teknolojinin gelişimiyle, evrimleşme sürecini yavaşlatan insanoğlu, günümüzde teknolojik aletleri kendi evriminin bir parçası haline getirdi. Evrim genel anlamıyla adaptasyon ile doğrudan ilgili olduğundan, sürecin halen daha devam etmekte olduğunu insan için söylemek mümkün. Bu süreç içerisinde kullanımını azalttığımız belleğimizin, yıllar içinde gelişen insan ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığından teknolojiyi insan refahına doğru yönlendirerek ilerletti. Sizlere yazım içerisinde insan hafızası nedir ve nasıl çalışır sorusunu yanıtlamaya çalışacağım.

Hafıza ve İnsan

  Hafıza, duyu organlarımızla aldığımız uyarı, bilgi, davranışların ve geçmişte deneyim ettiğimiz anıların beyinde saklanmasıdır. İnsan hafızası, hissi hafıza, kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza olarak üç bölüme ayrılır. Bu bölümler ortaklaşa hareket edip, beyine kaydedilecek olan anıyı belli aşamalardan geçirip seçim yapmaktadır. Bu da demek oluyor ki, hafıza bir depo değil farklı aşamalardan oluşan bir işlemler zinciridir.

Hissi hafızalarımız genellikle duygu yüklü anılardan oluştuklarını söyleyebiliriz. Kısa süreli hafızamız ise bize gündelik etkileşimlerde kazandığımız bilgileri depolamamızı sağlar. Uzun süreli hafızalarımız ise genelde travmatik anılara bağlı şekilde hayatımız boyunca unutmadığımız anılarla şekillenir.

İnsan beyninin çalışmasıyla ilgili oluşabilecek eksiklikleri Alzheimer hastalığı ve genetik problemler dışında, insan hafızasının zaman içerisinde kendi kendine silindiği tezini yıllar içerisinde birçok düşünür savunmuştu. Fakat bu durumun aksini, bir insanın zihninin hayatı boyunca yaşadığı olayları belirli bir hastalık geçirmeden saklı tuttuğunu Dejavu sayesinde kanıtlayabiliyoruz.

İnsan Beyni Hafızaya Kaydedilecek Anıları Nasıl Seçiyor?

Yukarıda da belirttiğim hafıza aşamalarına uygun şekilde beyin, duyu organları aracılığıyla bireyin deneyim ettiği anı belirli bir elekten geçiriyor ve buna göre kıyaslıyor. Örneğin bir hafta önce bugün, bu saatte nerede olduğunuz sorusuna yanıt vermek sizin için çok zor olacakken, çocukluğunda en mutlu olduğun anın sorusuna oldukça rahat bir şekilde yanıt verebileceksiniz. Kısaca yaşadığınız an ne kadar önemliyse, beynimiz bunu algılayarak diğer anlara göre kıyaslayıp, bunu üç aşamadan birine göre değerlendiriyor ve kaydediyor.

İnsan beyni, deneyimlerimize ve genetiğimize göre şekilleniyor. Deneyimlerimiz ile doğru oranda duygularımızı ve eylemlerimizi belirlediğimiz için, beynimizi ve hafızamızı da buna göre şekillendiriyoruz. Ancak genetik kısmında, hastalıklar, organ zedelenmesi ya da alzheimer gibi hastalıklar bulunduğunda (buna ters olarak avantaj sayılabilecek güçlü yönler de gösterilebilir), kişinin hafıza yapı taşı zarar görebilir ya da olduğundan farklı çalışabilir. Genetik ve deneyim zincirinden bağımsız şekilde insan zihni, bir hayvan beyninden farklı değildir.

Hafıza ve Beyin Geliştirilebilir mi?

Kişi öğrenmek için bilgiyi tekrarlayabilir ya da üzerine yoğunlaşabilir. Bu tarihteki en basit öğrenme metaforudur. Ancak yeni bilgiler öğrenmenin ve tekrar yapmanın tek faydası hatırlamak değildir. Biz yeni şeyler öğrendikçe beynimizdeki nöron bağları kuvvetlenir hatta nöronlar arası yeni bağlar kurulur. Bu da demek oluyor ki, hafızamızı güçlendirmek adına yaptığımız her eylem hafızayla birlikte beynin fiziksel yapısını da güçlendirir.

“İnsan vücudunda yıldızlardan ve galaksilerden daha fazla bağlantı bulunur. Devasa bir bilgi ağına sahibiz, ama neredeyse hiç erişimimiz yoktur.”

Lucy 2014

  İşte Morgan Freeman’ın “Lucy” filminde söylediği gibi henüz beynimizin büyük çoğunluğunu keşfetmiş değiliz. Ancak bunun bizim elimizde olduğunu bilmemiz gerek. Hafızamızı güçlendirerek beynimizde yeni yollar açabilir, bilinmeyeni keşfedebiliriz.

Yazı: Ulaş Nair
ulas_nair@hotmail.com
Düzenleme: Anıl Kölmük

read more
Bilgi

İdam Cezası ve Sonuçları

İdam cezası

Son günlerde artan kadın cinayetleri ve çocuk istismarları ile tekrar gündeme gelen idam isteği için, bunu artık açıklamayı üzücü de bulsam, ne yazık ki yazmak zorunda hissettim kendimi. Bu yanlış düşüncenin en okumuş, en aydın insanlar tarafından bile savunulmaya başlanması toplumsal çöküşün gözle görülür bir delili olsa gerek.

Ölüm cezası, zayıf bir devletin kuvvet gösterisidir. Devlet, öldürmekten başka bir şekilde suçu önleyemediğini her infazda itiraf etmiş demektir.”

İnfazın yanlışlığını açıklamaya çalışmaktan önce, Türkiye’de ve dünyada durum neymiş, bu işin tarihi ve hakikaten de şu çok sevilen sözde caydırıcılıkta ne konumdaymış bir bakmak gerekir. 

Dünyada İdam Cezası

Uluslararası Af Örgütü’nün 2 Nisan 2018 tarihli raporuna göre 2017 yılında 23 ülkede idam cezası yürürlüktedir. Çoğu infaz Çin, İran, Suudi Arabistan, Irak ve Pakistan’da olmuştur. ABD’de ise 31 eyalette idam cezası yürürlüktedir. Ancak şaşırtıcı olan şey ise infaz yaptırımı bulunmayan eyaletlerdeki suç oranının daha az oluşudur. Yine aynı şekilde Hindistan’da tecavüzün cezası idamken, her gün onlarca kadın tecavüze uğramaya devam etmektedir. 

O halde bu durum, en dar kalıplı zihinlerde bile infazın caydırıcılığı konusunda şüphe yaratmak zorundadır. 

Türkiye’de İdam Ne Zaman Kalktı?

Türkiye’de ise 2004 yılında tamamen kalkmış olan idam, genel duruma bakıldığında sivil suçlardan ziyade darbeler sonrası kullanılmıştır. Kaldı ki bu gibi siyasi suçların neticesi son derece değişken olup, hakkında geri dönüşü olmayan idam kararını vermek yine fazlaca yanlış bir tavır olabilir. 

Genel duruma şöyle bir göz attıktan sonra, bu işi yüreklere sormak, oradan çıkacağına inandığım adaletli cevapla yoluma devam etmek istiyorum. Hukukun elinde sonunda, tüm objektifliğine rağmen, ilk kaynak olarak insan vicdanını kullanması hem mantıklı, hem de gerekli bir durumdur. Her ne kadar fark etmesek de bizler, en yozlaştırılmamış halimizle, adalet duygusu güçlü zihinlere sahibiz. İşte tam da bu yüzden sevgili okuyucu, ön yargıları bırakıp, hiç olmazsa bu yazıyı okurken, o en samimi bilinç haline geri dönmenizi istiyorum. O halde parçalayıp yeniden inşa etmeye başlayalım.

İdamın Olduğu Ülkelerde Suç Oranı

Az önce verdiğim örneklerden idamın aslında hiç de caydırıcı olmadığını, tam tersi acısız bir kaçış yolu olarak bile düşünülebileceğini gördük. Eğer bir adama, ömrü boyu her gün özgürlüğünü bırakıp azap çekmek mi yoksa beş dakika içinde infaz edilmek mi diye soracak olursanız hiç şüphesiz ki bunun cevabı bellidir. İnsanları suç işlerken asıl korkutacak olan şey cezanın şiddeti değil, sürekliliğidir. Tabii burada ufak bir parantez açmak gerekiyor. Bu nasıl bir süreklilik olmalı?

Günümüz şartlarında, yani modern hapishanelere baktığımızda “Yatar çıkarım, nasılsa devlet bana bakar” anlayışı oldukça yaygın. Hatta para karşılığı suç üstlenmenin bile görüldüğü bir toplumda, demek ki cezaevleri yeterince caydırıcı değil desek yalan olmaz. Bu durumda yeni yaptırımlarla, sadece özgürlüğü kısıtlamak değil, tembellik özgürlüğünü de kısıtlamak gerekli olabilir. Söz gelimi, madenlerde mahkûmların çalıştırılması yahut buna benzer hayattan bezdirici işlerde suçlulara öncelik verilmesi yerinde bir uygulama olacaktır. Eğer bir yasağı çiğnemeyi tasarlayan kişi; her gün kalan yaşamını fiziksel güç gerektiren zorlu bir işte çalışmak zorunda olacağını, karşılığında hiçbir yarar görmeyeceğini ve akşam yatağa başını koyduğu an ne kadar yorulduğunu düşleseydi, bu azaptan kaçınmaya çalışır, belki de kendini frenlerdi. 

 Ölüm cezasının bıraktığı izlenim ve etki, ne denli şiddetli olursa olsun, en kalıcı olaylarda bile çabucak bellekten silinip unutulmaya karşı fazla direnemez. Bu unutma, insanın doğasında vardır. Özellikle tutkular, bu unutma sürecini hızlandırırlar.

Beccaria

İdam Suç Oranını Azaltır mı?

İdama daha başka açılardan yaklaşalım şimdi de. Verilen her infaz kararı, cezanın şahsiliğini açıkça yok etmekte, hatta suçlunun tüm yakınlarını belki de yaşamları boyunca acıya mahkûm edip işlevsizleştirmektedir. Hayatın kalan kısmında bu insanlar adalet sistemine ve hatta topluma kin duyarak, belki de intikam alma güdüsüyle yaşamaya başlayabilir. Yani yok olan suçlu değil, tam aksine ailesi çeker cezayı. 

Üstelik şiddetli cezaların suç oranını hiçbir şekilde düşürmediğini tarih göstermektedir. Sadece idam değil; kırbaç, hadım edilme ve çeşitli diğer canice yöntemler de caydırıcılık konusunda yeterince etkili olamamışlardır. O halde zaten şiddete meyilli olan bir toplumda, cezayı yine şiddette aramanın mantığı nedir? Aslında bu sorunun tek bir cevabı var; sosyal intikam. Bu duygu ne yazık ki çoğu kez, kişiyi suça iten sapkınlık hali ile aynı kaynaktan doğar. 

İdamın Toplumda Yarattığı Yan Etkiler

Sosyal intikam için kuralları çiğneyip, çözümü yine onda aramak oldukça yanlış bir tutum değil midir? Peki, ne yapmalı? Hapishaneleri tembellik yuvası olmaktan çıkartıp, kişiyi zorlayıcı işlerin beklediği algısını toplumda uyandırmalıyız. Bana kalırsa bu, bütün diğer fiziksel şiddet yöntemlerinden daha caydırıcı olacaktır. Özellikle ağır suçlar işleyen kişilere, izole bir oda yerine, çok daha yorucu işler vermek gerekebilir. En önemlisi ise; cezanın kesinlikle uygulanacağı bilincini disiplinli bir uygulamayla yerleştirmek. Kişi ne kadar delirirse delirsin, her gün felakete uyanacağını bilmek var olmayan bir delilik ister. 

Senur Ünver
senur96@gmail.com

read more
Bilgi

Charles Taylor Perspektifinden İnancın Mevzileri ve Sekülerizm

Charles Taylor

Kanadalı filozof Charles Taylor’un en önemli eserlerinden biri olan ‘’Seküler Çag’’ kitabi, özellikle dinin rolü ve toplumdaki önemini kavramak isteyenler için mutlaka okunması gereken bir yapıt. Sizlere bu yapım ve ışığında Charles Taylor’a göre inancın mevzileri ve sekülerizmi aktaracağım.

Kitap her ne kadar uzun olsa da (Kitap, Türkiye Iş Bankası, Kültür Yayınları tarafından basılmıştır. Çevirisini ise, Dost Körpe yapmıştır. Yaklaşık 1000 sayfadır.) okundukça düşündüren bir özelliğe sahip. Bu kadar uzunluktaki bir kitabı elbette birkaç sayfa makaleye sığdırmak mümkün olmayacaktır. Ancak sizlerle önemli bulduğum kısa ve öz bilgileri paylaşarak, kitabın değerini bir kez daha ön plana çıkartacağımızı ümit ediyorum. Örneğin kitabın 31. sayfasında yer alan İnancın Mevzileri başlıklı bölümde Taylor; neden batı toplumlarında örneğin 1500’lerde Tanrıya inanmak hemen hemen olanaksız iken, 2000’lere geldiğimizde bunu yalnızca kolay değil, aynı zamanda da kaçınılmaz buluyoruz tarzında bir soru ile bölüme başlamıştır. Bu soruya yanıtı ise üç farklı bakış açısından vermeyi tercih etmiştir:

  1. İnsanların içinde yaşadıkları doğal dünya ve hayal ettikleri kozmoz, ilahi gaye ve eylemin kanıtıydı. Bu kanıt olma hali, günümüzde anlayabildiğimiz ve taktir edebildiğimiz bariz anlamında, yani düzenin ve tasarımın yaratılmış gibi görünmesi anlamında kısıtlı değildi. Sadece; doğal düzendeki büyük olaylar, fırtınalar, kuraklıklar, seller, salgınlar, yıllarca süren sıra dışı verimlilik ve gönenç dönemleri de Tanrı’nın eylemleri olarak nitelendiriliyordu.
  2. Toplumun varlığı da Tanrının bir alametiydi (Buna modern bir terim olan toplun denmiyordu. Bunun yerine, kent devleti, krallık ve kilise adı veriliyordu). Bir krallık, ancak dünyevi zamanda gerçekleşen beşeri faaliyetlerden daha yüksek bir şeyde temellenmiş olarak düşünülebilirdi. Bunun ötesinde de, toplum oluşturan, çeşitli birlikler, kilise bölgeleri, ilçeler, loncalar ve birçok gruplar altında ritüel ve tapınma yoluyla birbirleriyle iç içe geçmişlerdi. İnsan Tanrıyla heryerde ister istemez karşılaşıyordu.
  3. İnsanlar sihirli bir dünyada yaşıyorlardı. Bu ifade etmeye çalıştığım şey için en iyi nitelendirme olmayabilir; çünkü insanların aklına ışığı ver perileri getiriyor gibi… Ama aslında burada onun zıttına, Weber’in modern durumu tanımakta kullandığı “Sihirsizleşme” ifadesine gönderme yapıyorum. Bu terim bu tür konuların tartışılmasında o kadar yaygın kullanılmaktadır ki, modern öncesi durumun can alıcı bir özelliğini tanımlarken bu kavramın zıttına başvuracağım. Bu anlamda sihirli dünya atalarımızın içinde yaşadığı, ruhların ve şeytanların manevi güçlerin dünyasıdır.

Taylor asında bu üç temel argümanıyla, modern dönem öncesi ve sonraı dini değer ve inançların şekillenmesi ve anlaşılmasını çok etkili bir şekilde özetlemiştir. Gerçekten de sekülerizm sadece din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrı olarak tanıtılması, eksiklik arz eden bir tanımlamadır. Bu konu hakkında daha fazla öğrenmek isteyen arkadaşlarımıza, yukarıda bahsettiğim kitabı şiddetle tavsiye ederim.

Mehmet Sadık Bektaş
bektasmehmetsadik@gmail.com

read more
Bilgi

Foucault’u Anlamak

Foucault ve Felsefesi

Michel Foucault, 20. yüzyılın sonlarının en ünlü düşünürlerinden biriydi. Akademik kariyeri, 1970’lerde Fransa’nın en prestijli üniversitesinde yani Fransa Koleji’nde, düşünce tarihinin profesörü olarak başladı. Bu sıradışı başlık, Foucault’nun felsefesi, tarihi ve siyaseti gibi disiplinleri içine alan çalışmalarının kendine özgü doğası nedeniyle yaratıldı.

Foucault, iktidar ve sosyal değişimle ilgileniyordu. İktidarın birey ve toplum üzerindeki etkisini dile getirip, iktidarın insan psikolojisi ve düşüncesini nasıl etkilediğini gözlemlemekteydi. Özellikle Fransa’nın monarşiden Fransız Devrimi yoluyla demokrasiye geçişini araştırmaktaydı. Fransa’nın monarşiden demokrasiye geçişinin sadece özgürlük ve bilim olarak adlandırmamızın çok basitçe oldugunu söylemiş ve bu tarz bir düşünce sistemi, gücün modern toplumlarda nasıl etki yarattığını yanlış anlamamıza yol açmıştır.

Örneğin, yeni hükümet biçimi artık işkenceye ve ceza olarak halka açıklıklara dayanmasa da, hala insanların vücutlarını kontrol etmeye – zihinlerine odaklanmaya çalıştı. 1975 yılında ‘’Disiplin ve Cezalandırma’’ adlı kitabında Foucault, Fransız toplumunun cezaevlerinde, akıl hastanelerinde, okullarda, işyerlerinde ve fabrika gibi yeni kurumlarda kullanılan “disiplin” ve “gözetim” uygulamalarıyla cezalandırmayı yeniden yapılandırdığını savundu.

Bu kurumlar, sadece kurumsal ceza tehdidi altında değil, aynı zamanda hakim inanç ve değerleri tam anlamıyla içselleştirmelerini sağlamak için sürekli olarak yontulmalarının sonucu olarak sosyal normlara uygun itaatkâr vatandaşlar üretti.

Foucault’nun görüşüne göre, yeni “disiplin” bilimleri (örneğin, kriminoloji, psikiyatri, eğitim), tüm “sapkınlığı” önceki toplumsal düzende imkansız olacak şekilde görünür ve böylece düzeltilebilir hale getirmeyi amaçladı.

Foucault, İngiliz filozofu Jeremy Bentham’ın 1787 Panopticon’unu kendi felsefesini anlatmak icin metafor olarak kullandı. Bentham’in Panopticon’u bir tür hapishaneyi temsil etmekteydi. Hapishane içerisinde bulunan mahkumlar, kendilerinin bir kişi tarafından izlendiğini düşünmekteydiler ve bundan dolayı, hapishane içerisindeki hal ve hareketlerine dikkat etmekteydiler. Bu tarz bir metafor, modern insanin kendini her zaman gözeten birinin oldugunu ve buna göre hareket ettigini gösteren bir tür orneklendirmedir. Gerçektende modern teknoloji ve endüstri ile beraber, bireyler kurumlar sayesinde gözetim altında olduklarını hissetmiştir.

Yazar , fabrikaların ve akıl hastanelerinin, egemen cinsel ahlak disipline uyum sağlayabilecek uysal insanların ortaya çıkmasıyla sonuçlandığını belirtti. Foucault, “zihinsel hastalıkları” (eski adı delilik olarak bilinir) olan kişilerin, bilimsel olarak belirlenmiş bir “norm” a yapılan amansız çabalarla kontrol edildiğini savundu.

Mesela, filozofun bir diğer eseri olan ‘’Cinsellik Tarihi Cilt 1’’ adlı kitabında, sapkın davranışlardan bahsetmek yerine, bilim adamlarının tıbbi müdahale ve düzeltme çabalarına eşlik eden “sapık” veya “eşcinsel” gibi sapkın türler hakkında konuştuklarını savundu.

Güç / bilgi dualizmi

Foucault, bilgi ve gücün yakından bağlantılı olduğunu savundu. Öyle ki, “iktidar / bilgi” terimini birinin diğerinden ayrı olmadığını belirtmek için kullandı. Her güç kullanımı onu destekleyen bilgi birikimine bağlıdır. Bilgi edinme iddiası bazılarını marjinalleştirirken, bazı grupların çıkarlarını ve güçlerini arttırır. Foucault’u böylesine geniş bir yelpazedeki bilginlere bu kadar çekici kılan şey, yalnızca soyut felsefe veya tarihsel değişim teorilerine bakmamasıdır. Aksine, gerçekte ne söylendiğini de analiz etmesidir. En önemli çalışmalarında, bilgi biçimlerinin nasıl değiştiğini haritalandırmak için metinlerin, görüntülerin ve binaların bir analizini yaptı. Örneğin, cinselliğin 19. yüzyılda bastırılmadığını savundu. Aksine, hastaların klinik ortamlarda, cinsel deneyimler hakkında konuşmaya teşvik edildiğini gösterdi.

Teknolojinin gelişmesi ve iletişim araçlarının rolünün yanı sıra, şimdi de iyi bir şekilde gözetim topluluğuna girdik. Foucault’nun bu konuyla ilgili görüşleri, sosyal bilimler ve beşeri bilimlerdeki bilim adamları tarafından araştırılmaya devam edilmektedir.

Ayrıca onun cinselliğin ve cinsiyetin çağdaş çalışmaları, akıl sağlığı kurumlarının ve tıp mesleğinin sosyolojik çalışmaları üzerinde de önemli bir etkisi olmuştur. Onun teorisinin önemli bir özelliği, gücün olduğu yerde her zaman direnişin olmasıdır. Dolayısıyla her zaman direniş bölgeleri vardır. Örneğin, eşcinsellik tarihsel olarak “günah” veya “tıbbi bir patoloji” olarak algılanmıştır. Oysa şimdi, değişimin nasıl mümkün olduğunu gösteren meşru bir “cinsellik” olarak yorumlanmıştır.

Mehmet Sadık Bektaş
bektasmehmetsadik@gmail.com

read more
Bilgi

Epikürcülük Felsefesi ve Özellikleri

Epükürcülük felsefesi

Yazıya geçmeden öncesinde bu değerli içeriği YazBuz takipçileriyle paylaşan pek değerli dostum Sadık Bektaş’a teşekkürü borç bilirim. Kendisi felsefe ile ilgilenen kişiler için hazırladığı bültenlerle, haftalık olarak bize değer katmaya devam edecek.

Tanrı, ya kötülükleri ortadan kaldırmak ister de, kaldıramaz; veya kaldırabilir, ama kaldırmak istemez; ya da ne kaldırmak ister ne de kaldırabilir, yahut da hem kaldırmayı ister hem de kaldırabilir. Eğer ortadan kaldırmak istiyor da kaldıramıyorsa, O güçsüzdür; ki bu durum Tanrı’nın karakteriyle uyuşmaz; eğer ortadan kaldırabiliyor fakat kaldırmak istemiyorsa, O kıskançtır; ki bu da aynı şekilde Tanrı ile uyuşmaz; eğer O ne ortadan kaldırmayı istiyor ne de kaldırabiliyorsa, hem kıskanç hem güçsüzdür, bu durumda da, Tanrı değildir; eğer hem ortadan kaldırmayı istiyor hem de kaldırabiliyorsa -ki yalnızca bu Tanrı’ya uygundur-, o zaman kötülüklerin kaynağı nedir? Ya da o kötülükleri niçin ortadan kaldırmamaktadır?

Epikürcülük her ne kadar doğu toplum ve filozofları arasında popüler olmasa da, batı felsefe ve filozof adayları arasında önemli bir yere sahip felsefik öğreti. İsmini de anlaşılacağı üzere, Antik Yunan filozoflarından olan, Epikür’den almaktadır bu yüzden de öğretileri, yaşam tarzı ve felsefesi Epikürünizm olarak adlandırılmaktadır. Genel anlamda, materyal bir dünya görüşünü savunan Epikurus, Tanrı gibi doğa üstü bir varlığın olmadığını dile getiren bir düşünür olduğu için, öğretilerin de mutluluğun yaşanılan bu dünya da bulunabileceğine inanmaktaydı. Onun bu filozofu, “hazcılık” da diyebileceğimiz bir felsefik konunun oluşmasına sebep olmuştu. Adam Smith, Thomas Jefferson gibi düşünür ve siyaset bilimcileri onun felsefesinden etkilenen başlıca insanlardı.

Epikurus’un öğretilerine göre, bireye haz veren şeyin aynı zamanda mutluluk da verdiğine inanmaktaydı. Bir başka deyişle, ona göre acının giderilmesi, mutluluğun önündeki en önemli engeldi. Her ne kadar kimileri bu filozofun utilitarianismin kaynağı olduğuna inansalar da, bu tarz bir felsefenin hedonism okulunda da görülebileceğini savunmaktalar. Epikurianism o kadar önemli ve kabul edilir bir öğreti haline gelmişti ki, Antik Yunan ve Roma kültürüne ve toplumuna etki edecek derece de kabullenilmişti. Epikürianism’in her ne kadar temel öğretisi zevk ve mutluluk olsa da, daha önce de belirtildiği gibi sadece haz veya zevk konusunda değil aynı zamanda rasyonalite konusun da da önemli bir etki yaratmıştır. Ona göre, bireyin zeki bir hayat sürmesi gereklidir. (Bu tarz bir öğreti, daha sonra Fransiz Aydinlanmasi ile tekrar karşimiza çikacaktir)

Epikurus’a göre, acıların bitmeyeceğini düşünmek mantığa uymayan bir bakış açısıdır. Ayni şekil de mutluluğun devamlı olacağını düşünmekte yanlış bir davranıştır. Bu yüzden onda siyasetten uzak durulması gerektiği görülmektedir. Epikurus ve onun öğretilerini anlamlı kılan bir diğer davranış da, onun kadın ve kölelere karşı olan tutumudur. Atina’nın kuytu bir köşesinde kurmuş olduğu okulda, köle ve kadınlara eşit ve hoşgörülü bir şekilde davranıp, öğretilerini toplumun her kesimine yaymaya çalışmıştır. (Onun bu davranışı, eğitimin herkes için bir hak olduğu anlayışını oluşturmuştur ki Amerika’nin kurucularından olan Thomas Jefferson’un, onun bu öğretilerinden etkilenip modern Amerikan yasalarını oluşturduğu bilinen bir gerçektir.) Sonuç olarak, Epikurus, din, siyaset, acı ve kederi mutluluk için birer engelleyici unsur olarak görmektedir. Bu yüzden bir tür seküler felsefeyi benimsemiştir.

Mehmet Sadık Bektaş
bektasmehmetsadik@gmail.com

read more
Bilgi

Richard Rorty’nin Temel Felsefesi ve Değerlendirmesi

Richard Rotry Felsefesi

Witengstein’dan sonra, dil, kelime ve anlamın toplumsal ilişkiler ve felsefedeki yerini Amerikalı neo-pragmatist filozof R. Rorty kadar gündemde taşıyan bir başka filozof görülmemiştir. Rorty’nin temel felsefik düşüncesi onun dili ve dildeki kelimelerin toplumsal olay ve ilişkileri anlamamızda ne kadar önemli rol oynadığı üzerinedir. Türkiye gibi pragmatik felsefeye pek ilgi duymayan toplum ve ülkelerde Rorty yeterince önem kazanmadığı gibi, onun felsefesi de Marxist düşünürler tarafından eleştirilmektedir. Çünkü Rorty; realite, kültür, siyaset, hakikat, anlam gibi sosyo-politik ve felsefik konuların tamamen bir dil oyunu olduğuna vurgu yapmaktadır. Özellikle onun “hakikat” kavramını ele alma tarzı, pragmatik felsefe ile doğrudan ilişkilidir. William James, C.S.Pierce ve John Dewey gibi Amerikalı düşünürlerden etkilenip, onların benimsediği felsefeyle toplumları yorumlama biçimi okurlarını derinden etkilemiştir.

 Rorty’nin felsefesini anlamak için onun başlıca iki tane önemli eseri olan “Contingency, Irony, and Solidarity” ile “Philosohy as a Mirror of Nature” kitaplarını okumak gereklidir. Rorty’e göre truth veya hakikat, dil tarafından şekillenen, çevremizdeki olayları anlamak için başvurduğumuz bir araçtır. ( Burada strateji veya benzeri kelimeler kullanmaktan kaçınıyorum, çünkü ona göre kelimeler ve taşıdıkları anlamlar birer araçtır). Rorty’e göre hakikat doğada var olan bir şey değildir. Hakikat insan zihninden ve davranışlarından bağımsız bir şekilde var olamaz. Onun deyimiyle, dünyanın var olduğunu görebiliriz ama onu tanımlamak kendi başına var olamaz. Yani var olan hiç bir şey bizlere bir dil veya kelime önermez, bu tarz kelime ve önermeleri biz insanlar yaratırız ve bu yarattıklarımız da bizler için birer araç haline gelir. Ona göre, insanlar iki önemli şey arasında ayrım yapmalılar. Dünyanın varlığı ve hakikatin varlığı. Dünya gibi bir şeyin var olduğunu söylemek, biz insanların yaratamadığı, uzay ve zaman içindeki çoğu şeyin insan zihinsel durumlarını içermeyen sebeplerin etkileri olduğunu söylemek anlamına gelir. Oysa hakikatin olmadığını söylemek, kelime, cümle ve anlamların olmadığını söylemek anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle, cümlelerin insan dilinin unsurları olduğunu ve insan dillerinin insan yarattıkları olduğunu söylemek için yeterlidir.

( Bu tarz bir felsefi düşünce ilk olarak Nietzsche de görülür. Nietzsche, hakikat kavramının veya gerçeği bilme teriminin bırakılmasını dile getiren bir düşünürdü. Fakat geleneksel doğruluk nosyonunu terk ederken, Nietzsche, varlığımızın sebeplerini keşfetme fikrinden vazgeçmedi. Ona göre, bu tür bir öz-bilgiyi elde etmek için, her zaman var olan bir gerçeği bilmeyiz. )

Mehmet Sadık Bektaş
bektasmehmetsadik@gmail.com

read more
Bilgi

Statü Nedir ve Statü Çeşitleri Nelerdir?

Statü kavramı ve statü nedir?

Statü; belirli bir kişinin, belirli bir toplum içerisinde, sahip olduğu durumunu, seviyesini, saygınlığını ve makamını nitelendirmek için kullanılan terim. Kısaca bireyin toplum içerisinde sahip olduğu yer olarak da özetlemek mümkün. Birey bir aktör olarak toplum içerisinde varlığını sürdürmesi için bir veya birden fazla statüye sahip olmak zorundadır. Toplum içerisinde bulunan hiyerarşik düzen içerisinde böylece kendine bir yer belirler. Bu yer sayesinde toplum ile arasında olan ilişkisi, rolü ve görevleri şekillenmiş olur. Sınıf farkları, güç ve prestij gibi durumlar da statü çevresinde şekillenir.

Statü Nasıl Kazanılır?

Statü içerisinde barındırdığı hiyerarşik düzen sayesinde, insanların sahip olmak istediği etiketlere karşı bir anahtar görevi de görmektedir. Anahtar olarak nitelendirdiğimiz etiketler, kişinin hayatında kazanmak istediği rolü, gücü, prestiji ve sınıfsal hareketleri nitelendirmektedir. Yaşanılan yer, çalışılan iş ve alınan eğitim gibi kısıtlı görünse de aslında kişinin hayatında olan beşeri ihtiyaçlardan lüks tüketim anlayışına kadar uzanır. Statü kazanma kavramının birden fazla etmeni vardır.

  • Doğduğunuz coğrafya
  • Coğrafyanızda hakim olan din
  • Yer aldığınız ülke
  • Doğduğunuz aile
  • Ailenin sahip olduğu siyasi ideoloji
  • Genetik özellikleriniz (ten rengi, boy uzunluğu vs)
  • Ailenin sahip olduğu maddi imkanlar
  • Bulunduğunuz toplumun vizyonu

Edinilmiş ve Kazanılmış Statü Nedir ve Farkları Nelerdir?

Edinilmiş statü (verilmiş statü), kişilerin sahip olduğu yetenek, beceri ve çabalardan bağımsız olarak, kendi dışında yer alan faktörler ile ortaya çıkan statü kavramıdır. Doğum, cinsiyet, yaş, ten rengi, milliyeti gibi kavramlar edinilmiş statünün bir parçasıdır.

Kazanılmış statü ise kişinin kendi çabaları ile elde ettiği statülerdir. Yetenek, beceri ve çabalar ile ortaya çıkarak kişiye toplum içerisinde yer kazandırır. Örnek olarak mesleki statüleri vermek mümkündür. Ülkemizde doktor olmak kazanılmış statüler arasında en çok saygınlık kazandıran mesleklerden birisidir.

Statünün Toplum Üzerinde Olan Etkileri

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, statü toplumun hiyerarşik düzenini belirler. Ancak geçerliliği maalesef bireylerin birbirlerine karşı uyguladığı önyargıyı doğurmuştur. Kişilerin görünüşleri, konuşma şekilleri, davranışları üzerinden başlayan statü etiketleri, toplum üzerinden olumlu ya da olumsuz olarak geri dönüş alabilmektedir. Kapital dünya düzeninde statünün en büyük kaynağı olan maddi kaynaklı materyaller, maalesef kişinin edinilmiş bir statü parçası olarak nitelendirilmesine ve daha çok ya da daha az değer görmesine sebep olur. Bu yüzden de kişi belirli koşullar altında kendini sahip olduğu materyaller ile bağdaştırarak kendini geliştirmeye ya da kazanılmış statülerini arttırma gereksinimi hissetmez. Kişi, sahip olduğu gereçleri bir birey olarak benliğinin yerine koyarak hayatını idame ettirir.

Psikolojide ve Sosyolojide Statü

Psikoloji ve sosyoloji üzerinde statü çok geniş bir alana sahiptir. Kişi sahip olduğu benliğini çevresinden aldığı geri dönüşlerle beslediği için, kazanılmış statüsü için her daim yatırım yapmak ve onu geliştirmek ile mükelleftir. Başta sosyoloji olmak üzere sosyal bilimler insanı anlamak adına statüye başvurabilir. Sosyolojide toplumsal rol, saygınlık ve prestij merkezli oluşan kavramlar, genel anlamıyla bireyi toplumsal bir canlı olarak anlamada önemli bir yer edinmiştir.

read more
Bilgi

Bir Semptom Olarak: Doyumsuzluk

Doyumsuzluğu cinsellik ve yiyecek üzerinden anlatan fotoğraf.

Doyumsuzluk, var olan ile yetinememe ve daha fazlasını arzulama, isteme durumu olarak nitelendirilebilir. Ancak doyumsuzluk, kavram kargaşasına uğrayarak son zamanlarda cinsellik ile eş anlamlı anılmaktadır. Cinsel olarak haz noktası ya da libidosu yüksek olan kişileri nitelendirmek için kullanılan bu terim, felsefede ve psikoloji içerisinde yıllardır süregelen bir tartışmanın ana konusu.

Doyumsuzluk Nedir ve Etkileri Nelerdir?

Doyumsuzluk, kişinin genelde gündelik hayatı içerisinde yer aldığı eylem çizgisinden duyduğu rahatsızlıklar ile ortaya çıkar. Monoton hayat içerisinde bireyin, travma kaynaklı olarak benliğine etki eden yetersizlikleriyle beslenir. Sonucunda da kişi tamamen arzularının ya da isteklerinin esiri olarak bir tüketiciye dönüşür. Böylece tükettiği materyal ya da simgelerin ölçüleriyle doğru orantılı olarak yeterlilik duygusunu tatmin etme arayışına geçer. Bu süreç içerisinde doyum duygusunu tatmin etmek için yapılan çalışmalar, kişinin aslında arzu ettiği şeyin üzerine yorduğu anlam kadar güçlü olmadığı ile karşılaşması ile sonuçlanır. Bu yüzden de kişi daha fazla üzerine yoğunlaşarak bütün enerjisiyle bu konuda çalışmaya devam eder. Yani tüketici kimliği, tüketme öğelerinin beklentiyi karşılamaması ile birlikte daha fazla tüketme ihtiyacına yöneltir.

Ünlü oyuncu David Carradine (Kill Bill / Bill), 2009 yılında Tayland’da odasında ölü bulundu. Masturbasyon yaparken, pantolon kemerini boğazından geçirerek kapıya bağladı. Böylece kapının kolundan kendini sarkıtarak nefes borusunu tıkayıp, ölüm deneyimine yakın bir cinsel haz alıyordu. Oyuncu bu deneyiminden öncesinde de şiddet içerikli cinselliğe yönelim ile ilgili tedavi alıyordu.

Hürriyet / 2009

Doyumsuzluk Bir Hastalık mıdır?

Doyumsuzluğu psikolojik bir rahatsızlık olarak tanılamak mümkün. Çünkü kişi kendini aç hissettiği ya da yetersiz hissettiği konuyla ilgili yaptığı yönelimlerde sağduyudan ve mantıktan uzaklaşmaya daha meyilli hale gelebilir. Bu süreçte kişi ilk başta takıntılı ve toplumsal yapıya ters düşecek davranışlar gösterecektir. Belirli ritmik bozukluklar, dikkat dağınıklığı ve sonucunda dış dünyaya karşı kendini kapatarak sadece odaklandığı konu ve etrafında yarattığı dünya içerisinde yaşamaya başlayabilir. Sürecin sonucunda tedavi almayan kişilerde intihar olgusuna rastlanmıştır.

Ünlü İngiliz şarkıcı Björk, 1994 yılından itibaren düzenli olarak bir sapık tarafından taciz edilmeye başlandı. Hayranı olan Ricardo López ona sürekli olarak aşkını ve sevgisini gösteren mektuplar gönderiyor ve her fırsatı bulduğunda konserine ya da katıldığı etkinliklere giderek onu taciz ediyordu. Björk ünlü bir siyahi rap sanatçısı ile ilişkisini açıklamasının ardınan Ricardo López 1 yıl boyunca evden çıkmadı ve her gün bir kaset doldurarak Björk’e olan duygularını ve ona karşı hislerini dile getirdi. Sonunda da Björk’ün Londra’da olan dairesine bomba gönderdikten kısa bir süre sonrasında intihar etti.

Vikipedia

Doyumsuzluk tüm bu yan etkilerin sonucunda kişide depresyon oluşturarak yaşamsal kavramlarını ve önceliklerini ikinci plana attırır.

Cinsel Doyumsuzluk Nedir?

Kişinin cinsel merkezli olarak yaşadığı doyumsuzluk duygusunu nitelendirmek için kullanılan bir psikoloji terimidir. Bu durumda olan kişiler cinsel arzularını hayatlarının merkezine alarak, yapacakları eylemleri veya standartlaşmış gündelik işlerini bu yetersizlik duygularıyla tamamlarlar. Bu da kişide zaman içerisinde bir depresyon ve davranış bozukluğu doğurur. Oluşan semptomlar farklılık gösterse de genel olarak kişi hayata karşı otokontrolü sağlamakta büyük güçlükler çeker. Tedavi ya da terapi ile düzelebilecek bir semptom olarak ele alınmalıdır.

Felsefe’de Doyumsuzluk

Felsefe içerisinde doyumsuzluk, bilinen tarih içerisinde Antik Yunan yazıtlarına kadar uzanmaktadır. Doyumsuzluk olarak günümüzde nitelediğimiz bu durumu antik dönem içerisinde Hazcılık bakış açısından incelenmiştir. Günümüzde ise genel olarak Sigmund Freud’un geliştirdiği Psikoanaliz referans alınarak konuya bakış açısı sergilenir. Biraz daha cinsel merkezci bir kola getirerek, kişilerin travmalarını ya da yönelimi olan durumları geçmiş deneyimleriyle açıklar.

Güncel Bir Durum Olarak Doyumsuzluk

Doyumsuzluk maalesef sadece cinsel yönelimler ya da arz talep ilişkisiyle sınırlı kalmayarak, toplum içerisinde yer alan bütün olgularla metalaşmayı başararak hayatımızın önemli bir parçasına dönüşmüştür. Tüketim alışkanlıklarımız içerisinde yer alan öğelerin neredeyse tamamı, neden-sonuç ilişkisine bakılmadan bizim için bir ihtiyaç çizgisine gelmiştir. Beşeri olmayan bu ihtiyaçlarımızı tatmin etme amacı ve bu doğrultuda yaptığımız eylemler, kişinin geri alınması mümkün olmayan kayıplar vermesine sebep olmuştur. Metalaşan bu olguların kapitalizm ve küreselleşme ile birlikte sürekli olarak kendini güncellemesi, kişinin asla yakalayamayacağı bir tavşanı kovalamasından farksızdır. Dünyada ve ülkemizde aktif şekilde uygulanan agnotoloji politikalarına paralel olarak meydana gelen dışa vurum ihtiyacını, sadece metalaşan ve trend olan olgularla karşılamaya çalışan bireyler, asla doyuramayacakları bir tatmin duygusu için çabalamaktadır. Sonucunda da metayı ve trendi yakalama doyumsuzluğunu tatmin etme arzusuyla bireyler ömürlerini tüketmektedirler.

read more
Bilgi

Yasama, Yürütme, Yargı Nedir ve Türkiye’de Nasıl İşler?

Yasama, yürütme ve yargı nedir?

Yasama, yürütme ve yargı genel anlamıyla devletin organlarıyla yerine getirmesi gereken üç ana maddeyi bir araya getiren bir yapılar bütünüdür. Kuvvetler ayrılığı şeklinde de nitelendirilebilen bu başlıklar kendi ana eksenlerinde büyük bir güce sahip olmalarına karşı birbirlerine karşı da yaptırımlara sahiplerdir.

Yasama Nedir ve Yetkileri Nelerdir?

Yasama genel tanımıyla kanun yapıcı, kanun koyucu anlamında kullanılmaktadır. Genel ve çevreleyici sebep sonuç ilişkileri ve belirli nitelikleri olan kurallar bütünü ve yasa yapma görevlerine de yasama denilir. Türkiye’de yasama görevi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) ve ona bağlı olan milletvekillerine verilmiştir. Sonucunda da çoğunluk demokrasisine uygun olarak yapılan seçimlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilen milletvekilleri, aralarında olan önergelerle birlikte kazandıkları çoğunluklarla kanun koyma ve kanun değiştirme hakkına sahip olur.

Yasamanın Görevleri Nelerdir?

Yeni kanun önergesi teklif etmek. Mevcut olan kanunları değerlendirmek ya da değiştirmek. Mevcut olan kanunları kaldırabilmek.

Bakanlar Kurulunu ve dolayısıyla bakanları denetlemek. Dolayısıyla olabilecek yönetimsel krizlerde duruma müdahale edebilmek.

Bakanlar Kuruluna mecliste çoğunluk oyu almış kanun hükümlerinde karar çıkartma ve bu karara uyma yetkisi verebilmek.

Bakanlıklara bağlı bütün devlet organlarının bütçe ve kanun tasarılarını onama, görüşme, düzenleme ve gerektiğinde kaldırma.

Savaş ilan etmek ve mevcut koşullara uygun şekilde olağanüstü hal kararı alabilmek.

Yürütme Nedir ve Yetkileri Nelerdir?

Yürütme, kanunlar neticesinde ülkenin belirli bir yönetim çerçevesinde yönetilmesi anlamına gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre bu görev Cumhurbaşkanına ve ona bağlı olan Bakanlar kuruluna verilmiştir. Cumhurbaşkanı görevi gereğince Bakanlar Kurulunu doğrudan belirleyebilir ve dilediğince kabine ekibinden istediği kişiyi ekleyerek çıkartabilir.

Yargı Nedir, Yetkileri ve Görevleri nelerdir?

Yargı, egemenliğin korunması ve sonucunda devlet adına hukuk merkezli olarak yorum yaparak ve başvuruda bulunan mahkeme ve değerlendirme düzeni. Felsefede ve hukukta olan kullanımı ayrı gözükse dahi aslında temelinde eş anlamlılardır. Yargının görevlerinden ve yetkilerinden belki de en büyüğü ülke içerisinde olan uyumsuzluklara ve oluşabilecek kargaşalarda taraf olmadan mevcut koşulu en normatif şekilde düzeltmek üzerine ilerlemesidir. Türkiye Cumhuriyeti yasası önünde herkesin eşit olması nedeniyle yargının bağımsızlığı çok önemlidir.

Kuvvetler Ayrılığı Nedir ve Nasıl İşlemelidir?

Türkiye Cumhuriyeti anayasasının 7,8 ve 9’uncu maddelerinde yer alan kuvvetler ayrılığı, net bir biçimde ayrılarak bağımsız olarak ele alınmıştır. Oluşabilecek haksızlıkların ve olumsuzlukların önüne geçilmesi ve anayasanın en önemli eşitlik maddesinin de önüne geçilmemesi adına üç bağımsız organ olarak devleti var etmeye devam etmektedir. Devlet böylece daha dengeli bir yapı içerisinde bağımsız bir yasama, yürütme ve yargıya sahip olmaktadır.

Türkiye’de Yasama, Yürütme, Yargı ve Kuvvetler Ayrılığı

Ülkemizde özellikle meydana gelen son referandumun ardından yönetim biçimimiz Başkanlık Sistemine geçmiştir. Bunun sonucu olarak da Cumhurbaşkanın sahip olduğu olanaklar yasama ve yargının üzerine geçmiştir. Yürütme olarak sahip olunan bu yetki ile birlikte, ülkede yürütmeyi yargılayabilecek bir yargı ya da yasama organı kalmamıştır. Sonucunda da yasama ve yargı yürütmeye bağımlı hale gelerek, sonucunda Cumhurbaşkanının belirlediği ölçüde şekillenmiştir.

read more
Bilgi

Felsefe’de Bilgi Nedir ve Nasıl Oluşur?

Felsefe’de bilgi nedir, kütüphane.

Bilgi genel tanımıyla, bilen varlık (özne) ve bilinen varlık (nesne) ile arasında olan etkileşim ya da ilişkiden doğan ürüne verilen isimdir. Öznenin nesneyi yorumlamasına ya da hakkında barındırdığı yargıya da aynı şekilde bilgi adı verilmektedir. Bilginin doğası, bilginin oluşumu ve bilginin kullanımıyla ilgili kavramsal anlam ve toplumun kullandığı anlam arasında oluşan farklar günümüzde büyük bir kirliliğe neden olmaktadır. Sizlere bilginin oluşum sürecini ve felsefe merkezli olarak kaynağını irdeleyeceğim.

Bilginin Kaynağı

Bilgi genel anlamıyla oluşum süreci içerisinde üç temel yapı taşını esas alarak hayatımıza dahil olan bir üründür. Bu ürünün oluşumunda bulunan ilk yapı taşı düşünen bir varlık olarak öznedir. Özne bilgiyi nitelendirmek adına temel yapı taşlarından ilkini meydana getirir. İkinci kısım ise kaynak olarak ele alabileceğimiz nesnedir. Bahsi geçen nesne canlı ya da cansızlık taşıyabileceği gibi düşünce ya da bir fikir de olabilir. Bilginin kaynağını oluşturan son payda ise bilen özne ve bilinen nesne arasında meydana gelen ilişki ya da etkileşimdir. Bilgi hakkında yapılan tanımları üç ana başlık ekseninde toplayabiliriz.

  • Bilgiye sahip olan özne ya da genel haliyle bilen kişinin, bilinen nesnenin barındırdığı bilinme durumuyla oluşan etkileşimi.
  • Bilgiyi elde eden öznenin zihinsel durumu sonucunda belirli bir sürecin sonunda sağladığı kazanım.
  • Oluşan bilginin yönelimi olan obje, konu ya da nesnesiyle oluşan tanım.

Bilgi Kirliliği Nedir?

Bilginin oluşumunda yer alan sebep sonuç ilişkisi düşünüldüğünde, mevcut koşullarda bireyin ya da toplumun algısını belirli bir yöne toplamak için kullanılan ve mevcut koşuldan çok düşünülmesi ya da odaklanılması gereken konuya çağrışım yapma durumuna bilgi kirliliği ismi verilir. Genellikle gelişmekte olan ülkelerde ve düşük eğitim seviyeleri olan toplumlarda kullanılan bu durum sayesinde siyasi, politik ve ticari çıkarımlar elde edilmektedir. Bilgi kirliliğinin düzeyini oluşturan en temel olgu, aşağıda yer alan linkte de gözüktüğü üzere “agnotoloji” başlıklı bir sorundur.

İnsanların bu gibi durumların sonucunda kendi çıkarlarını gözeterek ilerlemesi, bireysel anlamda gelişimi engelleyerek radikal anlayış ve inanış biçimlerini tetikler. Böylece bilgi kirliliği kaynaklı olarak bireyler gelişimlerini alternatif bakış açılarına karşı barındırdıkları önyargı ya da tutumlarla sürdürürler. Sonucunda da toplumsal anlamda gerileyiş ya da duraksama meydana gelir.

Bilgi Kirliliği Nasıl Yayılır?

Belirli bir konuda bilgi yaymak adına en çok kullanılan yöntem demagojidir. Ajitasyon yapılarak kişilerin inanış biçimleri, toplumsal normları ve ahlaki yapıları ele geçirilebilir ve böylece manevi anlamda bireyin dolayısıyla da toplumun düşünce yapısı tekele zaman içerisinde indirilir. Bu durumun “asimilayon” politikalarıyla olan benzeşliği aslında ortak paydada barınan çıkar gözetmenin en karanlık tarafıdır.

read more
1 2 3 10
Page 1 of 10