close
Diydem Deniz Koç fotoğrafı.

Üniversite döneminde yaşadığım sanrılar ve sözde psikolojik sorunların ardından İstanbul benim için kara listeye girmişti. Sikimi sallasam insana çarpması, trafiği, sürekli tetikte olma gereksinimi, Arap turistlerin artması, vakit geçirebileceğiniz alanların kısıtlılığı derken şehrin kötü yönleri zihnimde katlanarak artmıştı. Bu kadar klasik örneğe bir tane daha eklersem yeterince yokmuş gibi, Metrobüs içerisinde penisimi ne tarafa çevireceğimi şaşırarak, pozitif cinsiyet ayrımcılığından korka korka günde üç saatimi toplu taşımada geçiriyordum. Ne kadar uzak durmaya çalışırsam çalışayım İstanbul’a BanaBiEv firmasının misafiri olarak yine sike sike gittim. Madem kaçamayacağım bir durumdayım, bu durumu da keyifli bir hale getirmek için uzun zamandan beri yazılarını takip ettiğim Diydem Deniz Koç ile hoş bir röportaj yerine getirebileceğim fikri uyandı böylece. 

Selam İstanbul Ben Blog Yazarıyım

İstanbul’a gittiğimde yapacaklarımla ilgili kendime bir liste oluşturmuştum. Ne kadar basit olursa olsun işlevsel olması şarttı. Adım adım ilerlersem, hem İstanbul’dan keyif alabilecek hem de bu tatilin sonucunda Samsun’a dönerken elim dolu olabilecekti. Listeye gelirsek eğer:

  • Yayın evlerini araştır. Kitabını yayınlayabileceğin en uygun yayıneviyle de anlaş.
  • Sanat etkinliklerine katıl ve bunlarla ilgili blog yaz.
  • Diydem Deniz Koç ile tanış, röportaj gerçekleştir.
  • Hedonutopia konserine gitmek ve sonrasında röportaj yapmak.
  • Tanımadığın sanatçıların evlerini işgal et. Onlara mutfak ve ev işlerimde yardımcı ol. Karşılığında ruhlarını em.

Özetle seyahatim bir şekilde başladı uçakla atladım ve kendimi lanetli İstanbul’da yine buldum. Uçaktan iner inmez Sabiha Gökçen içerisinde bir çok eski tanıdığım ile karşılaşmam bu seyahatin beklediğimden iyi geçeceği konusunda beni ümitlendirmişti. Sevgili sinemacı dostum Taner Kural’ın referansıyla tanıştığım müzisyen Emre Can Öziş’in İstanbul’da olan dairesinde kalacaktım.

Evet yazı Diydem Deniz Koç ile röportajım hakkında. Biliyorum daha konuya uzaktan ya da yakından gelemedim.

İlk birkaç gün elimden geldiğince yayın eviyle görüştüm, elimden geldiğince sanatsal etkinliğe katıldım. Bir şekilde Emre ile tartışıp Beşiktaş’da olan dairesinden çıkarak, kendimi Şirinevler’de bulmayı da başardım. Sonra mı? Sıralamamda Diydem vardı ve artık o bana hazır olmasa da ben ona hazırdım (Yazar burada suratına yavşak bir gülümseme yerleştiriyor).

Diydem’e zaten iki hafta kadar öncesinde İstanbul’a geleceğimi haber vermiştim. Onun yanına giderken garip bir şekilde kendimi oldukça rahat ve keyifli hissediyordum. Instagram ve yazdıkları üzerinden Freud vari bir şekilde kişilik analizini çıkartmış ve olguları kafama oturtmuştum. Telefonla ilk kez ararken uzun zamandır tanıdığım bir dostum, arkadaşım ya da meslektaşımı aramanın verdiği huzurun farkındaydım. O da bu rahatlıkla karşıladı beni sağ olsun.

Sıkıcı telefon trafiğini geçersek sırtımda otuz kiloluk bir yük çantasıyla karşıladım Diydem’i. Şirinevler meydanında güneşin altında beni beklettiği on beş dakikayı bile kendimce dolu dolu geçirdim aslında. Şirinevler’de altı ay kadar yaşamıştım. Bir çok kişinin ve yaşanmışlığın kulağını çınlatma fırsatı yakalamıştım. Tam eski eşim ile kuyumcuda dolandırıldığımız anı ile cebelleşirken arkamdan bir ses algıda seçicilik yapmama neden oldu: “Anıl!”.

Oldukça hoş ve güzel bir insan olan Diydem’in enerjisi yüzüne yansımıştı. Geciktiği için onu haşlama planları yapan ben, sırtımdaki çantayı naif bir şekilde ona kitleyerek en azından bu konuda bir adalet yakalayabilmiştim. Kot pantolon üzerine siyah şişme mont giyen gariban yazarımız da bu konuda hiç ses çıkartmayarak metroya kadar üzerine düşeni yerine getirmişti.

Yazbuz.com için röportaja katılan Diydem Deniz Koç. Röportaj: Anıl Kölmük

#İstanbul #Edebiyat #Kapitalizm #Sömürü

Metroya bindikten sonra ise sohbetimiz yavaştan başlamıştı. Yol boyunca edebiyat ya da işlerimiz hakkında konuşmadan birbirimizi tanımak üzerine anlaştık. Bu hali hazırda rahat olan ortamı daha da yumuşatmıştı. Şu an da da sizin normal bir röportaj okumak yerine elinize ulaşan bu yazının rahatlığının sebebi de tam olarak bu. Dürüst olursam buraya yansıtmak istediğim ama çoktan unuttuğum o kadar espri yapıldı ki vagonun içerisinde, kahkahalarımız bütün istasyonda yankılanıyordu. Yol yaklaşık iki saat kadar sürmüş, iki metro + bir dolmuş ve yol için harcanan 13 liranın ardından Beşiktaş sahile ulaşmıştık.

Çantanın sırtıma oluşturduğu yükü ikinci plana atarak bir kaç mekan gezdikten sonra rahat bir röportaj yapabileceğimiz bir yere sonunda ulaşmıştık.

Diydem daha fazla kaçınmak boşuna, hazırsan başlayalım olur mu?

(İçten bir şekilde kahkaha atıyor) –
(Kahkahası halen daha devam ediyor) –
(Bitecek mi diye bekliyorum, fakat dayanamayıp ben de kahkaha atmaya başlıyorum) –

Didem İstanbul üzerinden başlamak istiyorum. Burada seni sen yapan olgular nasıl inşa oldu?

(İçeceğinden bir yudum alıyor ve az önce olan ciddiyetsiz havadan ayrılmak için çaba sarf ediyor) –
(Dayanamıyor, yine gülümseyerek anlatmaya başlıyor) –

Anıl, İstanbul üzerinden edebiyat yapan, yapacak olan ve geçmişte yapmış olanlara bakış açım aslında klasik bir dille, klişe. Yazdığım yazılarda yaşadığım şehirden çok, tecrübelerime dayandırarak eserler ortaya çıkartmaya çalıştım (Düşünceli bir şekilde gözlerini uzağa dikerek havalı gözükmeye çalışıyor, bence söyleyecekleri için kelimeleri toparlıyor da olabilir).

Edebi anlamda hiç bir şey yapmadan geçen bir on yılım var. Stefan Zweig’in yazdığı Satranç’ta bahsettiği gibi bir hiçlik hem de. Doğrudan bir sorun var mıydı, yoksa sadece benim için hayat durdu mu bilmiyorum. Hayal kırıklığı, beklentisizlik ve ümitsizlik diyebilirim. Ama ne sosyallik, ne edebi bir çalışma ne de herhangi bir eylemde bulundum. Bu süre sona erdiğinde ise bazı şeyler için geç kalmamayı umdum.

Düzeltme: Röportaj sırasında birçok kez aslında Diydem’in sözünü keserek daha derine girmek için mücadele ediyorum ve o kısımları okur keyfini bozmamak adına çıkartıyorum.

Madem klişelerden ilerliyoruz, yazım hayatına nasıl başladın peki?

Lisede müdürümüzün mecburi verdiği bir kütüphane görvi beni bu konuda beni teşvik etti diyebilirim. Her zaman içimde olan bir şeyler tam anlamıyla tetiklendi. Günde neredeyse bir kitap bitirmeye başladığımda, bu işten keyif aldığımı fark etmiştim. Şiirler yazmaya ve bunları bir defterde toplamaya başladım. Ama bu bireysel bir uğraştan öteye gitmedi. Üniversite bitip, yoğun iş temposunda çalışmakta bundan fazlasıyla uzaklaşmamı sağladı. Ama kitap okuma alışkanlığım o günden bu zamana kadar hiçbir zaman değişmeden devam etti. İş kolumu değiştirmemle birlikte metin yazımı görevini üstlenmem gerekince atölyelerden yardım aldım. İlk kısa öykülerim bu zaman aralığında kağıda döküldü. Çok geçmeden de özgüvenim yerine geldi ve yazılarımı dergilere göndermeye başladım. Bir gün kendime neden bunları birleştirerek bir kitap haline getirmiyorum ki diye sordum (bu sırada vücut mimiklerini üst düzey kullanarak beni diyaloğun merkezine çekti, neredeyse onun yerine ben cevap verecektim), sonra da yazmaya başladım.

Tabi ki ilk yazılarımı kitaba çevirirken insanların eleştirilerine çok fazla önem veriyordum. Herkesten olumlu eleştiri almamın mümkün olmadığını ve kendi değerlendirmelerime göre kalite sınırını geçtiğimi hissettiğimde ise kitabımı yayınlamaya karar verdim.

Peki işin gelir/gider kısmı nasıl oldu? Emeğinin karşılığını alabildin mi?

Emek kelimesi ülkemizde çok yanlış anlaşılıyor bence. “Bir işe emek veriliyorsa eğer o işin karşılığı verilmelidir”, gibi bir algı söz konusu. İnsan önce kendini değerlendirmeli verdiği emeği egosundan sıyrılarak başkasının emeğiyle karşılaştırmalı ve belirli bir seviyenin üzerinde tatmine ulaştığında emeğinin karşılığını aramalı diye düşünüyorum. Ülkede yapılan işin gerekliliği ya da karşılığı sorguya bir türlü açılamıyor. Herkes bir şeyler yazıyor ve bunu bir şekilde yayınlanma peşinde. Ortak paydada buluşmak ve yardımlaşmak kendini baltalamak gibi görünüyor. Ben onlara inat elimden geldiğince herkese yardım ediyorum. Protestomu böyle gösteriyorum. Çünkü kitabının yada kitaplarının olması seni yazar yapmıyor. Herkes elit bir popülerlik peşinde. Kitabım basıldıktan sonra tebrikten çok nasıl bir süreçle kitabım basıldığına dair hiç tanımadığım insanlardan sorular aldım. Yayınevi tarafından bakıldığında da iyi mi yazıyorsun, kötü mü yazıyorsun bu da aslında pek önemli değil hazır konusu açılmışken. Yazar olmadan önce kimleri tanıyor olduğun, hangi atölyeye gittiğin, sosyal medyadaki popülariten ve ne kadar kitap satma potansiyeli taşıdığın daha büyük bir önem taşıyor. Sonrası ise kaderin cilvesi (eski Türk filmlerinde olan kötü kadın kahkahası atıyor)…

Maddi bir bedel ödeyerek kitabım basılacaksa hiç basılmasın gibi bir prensibe sahip olduğum için bir sene önüme gelen her yayınevine göndererek bekledim. Ücret ödemeden kitabım basıldı. Bunun yanında satış rakamları ortada olduğundan bu anlada da bir şey kazanmıyorsunuz. Hatta maddi olarak hiç kazanmıyor, kaybediyorsunuz. Hediye kitap istediği ve sizin elinizde olmadığından sürekli kitap siparişi verdiğiniz için. Diğer taraftan  Gelir/Gider kısmını harcanan saate odaklarsak eğer kazanç sıfır diyebiliriz.  Burada bazı arkadaşlar kitap satışı için bireysel olarak iyi reklam yapmadığımı iddia edebilir ki haklı payları da olacaktır eminim. Ancak bu durumu ben harcadığım saatlere ekstra olarak birde bütçe ile destekleme fikrini hoş karşılamıyorum. Zaten karakter olarak da bunu bireysel olarak yapabilecek biri değilim.  Kısacası bu yola para için çıkmak baştan yapılacak bir hata.

Şu an yazdıklarımın karşılığı olarak aldığım tek şey hayal ettiğim bir şeyi gerçekleştirmenin verdiği mutluluk diyebilirim. Beni tedavi eden ve kurtaran bir hobiyi meslek haline getirebilmeye niteleniyorum.

Diydem Deniz Koç’un kitapları.

Yayınevin bu durumda seni ne kadar destekliyor?

Şu an çalıştığım yayınevinden Türkiye şartlarının bilincinde bir yazar olarak memnunum. Sahibi hanımefendi ilk kitabı çıkacak yazarlara ticari kaygısını daha sınırlı bir alanda tutarak destek olmaya çalışıyor. Kapak tasarımımı kendim yapmak istediğimde karşı çıkmadılar. Her şeyin benim içime sinmesini istediklerini söylediler. Yayın aşamasında da eserlerime ve yazılarıma verdikleri değeri bana hissettirdiler. Bundan sonraki süreçte de zaman neyi gösterir bilmiyorum ama yine bir proje de onlarla çalışma hayatımı sürdürebilirim.

Ne hakkında yazmayı tercih ediyorsun?

Daha önce bir çok dergide de öykülerim yayınlandı ama yayınlanan matbu iki eserim var. Kendi kitabım Hayat Irmağının Kıyısında ve köpeklerin yararına köpek öykülerinden oluşan bir kollektik eser olan Sadık Dostalara. Eserlerimi yazarken denge faktörünü ön planda tutmaktan zevk alıyorum. Keskin dönüşler yapmadan içerik boyunca bir sonuca insanları hazırlıyorum. Okuyucuyu düşündürmek ve şaşırtmaktan hoşlanıyorum. Şimdiki süreteki eserlerimi gelişim dönemi eserlerim olarak nitelendiriyorum. Çünkü bu eserlerle birlikte, ben de aslında oldukça değiştim. Bana sadece edebi anlamda değil, hayata bakış noktasında da büyük katkıları oldu. Şu an hali hazırda yazmayı sürdürdüğüm eserimde ise biraz daha ruhumun kapılarını açmaya çalıştım. Alegorik ve masalsı bir eser. Fantastik öğelere geçmişten beri oldukça fazla merakım vardı. Bu eserimde de seçtiğim konu itibari ile doğru zamanın geldiğini hissederek bu tarza uygun bir şekilde yazmaya koyuldum. Yeni eserimde de ki bittiğinde roman olmasını niyetiyle başladım okuyucunun karşısına beni yansıtan ama farklı bir yüzle çıkmayı planlıyorum.

Bu güzel röportajın ve geçirdiğimiz güzel vakit için kendisine en içten dileklerime teşekkürü borç bilirim. Diydem Deniz Koç ve hakkında daha fazlası için;

One page

Tags : diydem deniz koçdiydem deniz koç röportajyazar deniz koçyazar röportajları
akol

The author akol

Leave a Response

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.