close
Duvar üzerinde shop çalışmaları.

Birkaç gün öncesinde sevgili dostum Emin Tomak’dan bir mail aldım. Mail içerisinde şu an buraya aktardığım yazı vardı sadece. Yazıyı okuduktan sonra bunu yazan kişinin kaç yaşında olduğunu sordum ve on dört cevabını aldım. On dört yaşında bir kızın kaleminin bu şekilde gelişmiş olmasına mutlu mu olmalıydım yoksa sosyal hayatta olan baskınlığın yol açtığı sebeplerden ötürü sadece edebiyatla kendini dışa vurmasına mı hayıflanmalıydım emin değildim. Daha fazla uzatmak yerine doğrudan sizi yazıyla baş başa bırakmak istiyorum, çünkü yazarın anlatması gereken bir hikayesi var. Bizler de üzerimize düşeni yaparak, sevdiklerimize ve çevremizdekilere ötekileştirme hakkında bu güzel hikayeyi paylaşabiliriz. 

Öykünün yazarı Zeynep Gökçe Dağaşan sizin yorumlarınızı, eleştirilerinizi ve bu konu hakkında olan düşüncelerinizi bekliyor olacak. 

98.2

Bugün ayın kaçı? Kaçı kaç geçiyor? Kaç yıldır nefes alıyorum? Bu soruların cevabı olan sayıları bilmiyorum. Kemiklerim ve etimin toplamı olan 98.2 kilogramdan başka bir sayı ifadesiz gözümde.

9, 8 ve 2 sayıları büyüyor, küçülüyor, incelip kalınlaşıyorlar zihnimde. İnsanların vücuduma iğrenerek bakmalarının, hakkımda fısıldaşmalarının, tonlarca ağırlıktaki hayvanların isimleriyle hitap etmelerinin sebebi bu üç rakam. Evim dışında bir yerde yemek yiyemiyorum. Her yiyeceğin kalorisini biliyorum, her gün saatlerce bir koşu bandının üzerinde zayıfladığımı hayal ediyorum.

Bugün ayın hiçi. Etimi kemik geçemiyor. Ve -1 yaşımdayım. Hangi tükenmişliğin kıyısında bir gün hatırlamıyorum. Ciğerlerime çektiğim havanın kaç derece olduğunu bilmiyorum. Sadece soğuk diyebiliyorum. Üzerimde bir mağazadaki tek büyük beden olan ince bir tişört ve içine binbir zorlukla girdiğim pantolum var. İsmini hatırlamadığım bir caddeden geçiyorum. Montlardan görünmeyen insanlar bana bakıyorlar. Acıma ve tiksinme dolu bakışlarını gördükçe adımlarımı daha kararlı atıyorum. Sağımda veya solumda beni durduracak olan bir melek veya şeytan yok. Belki onları da yemişimdir. Yalnızım sadece kafamda yankı yapan düşüncelerim var. Ha bir de bedenim. 98.2’yiz…

Bugün günlerden ne bilmiyorum. Bedenim soğuktan titrerken tek bildiğim bugün öleceğim gün olduğu. Eğer şanslıysam bu soğuktan, hipotermiden dolayı mutlu bir şekilde ölebilirim. Bu intihar etmemden daha az acınası bir seçenek gibi görünüyor. Aslında yıllarca yemek yerken boğulup veya koşu bandında kalp krizi geçirip öleceğimi düşündüm. Ama bunların olmasını beklemeyecek kadar sabırsız ve insanların bana olan bakışlarını kaldıramayacak kadar güçsüzüm.

Ulaşmak istediğim yere varınca acı bir kahkaha atıyorum. Eski ve unutulmuş bir köprü burası ve altında da hırçın bir deniz. Gözlerimle yeterince derin olup olmadığını kontrol ediyorum. Emin olduktan sonra köprünün kenarına doğru hızlı adımlarla yürüyorum. Hiç bir adımım geri gitmiyor, kalbim teklemiyor en ufak bir kararsızlık belirtisi göstermiyorum. Bu kocaman bedeni bulduklarında ne yapacaklarını bilmiyorum. Mezar taşıma adımı ve bir kaç rakamı yazarlar herhalde. Ben adımı bile unuttum. Hiç kimse sormadı ki. Çünkü onların kim olduğuma dair çoktan bir fikri vardı. Bazen “fil” bazen “balina” bazen de “şişman kız” oldum. Bunları düşününce balıkların cesedimi yemesi daha cazip geliyor. Bir bacağımı köprüden sarkıtıyorum. Hiç vakit kaybetmeden de diğerini kısa bir nefesle kendimi koyu denize bırakıyorum. Mutlu ya da üzgün değilim. Duygu belirtim yok. Duygularım koşu bandında ve birkaç kalori arasında bir yerlerde kaldı.

Bedenim soğuk suların derinliklerine gömülürken, kimsenin beni kurtarmayacağını biliyorum. Hayatım boyunca hiç kahramanım olmadı, şimdi de olmayacak. Olsa bile onu da kendimle beraber diplere çekerdim. Çünkü ilk defa kurtarılmak istemiyorum. Soğuk suyu nefes gibi içime çekiyorum. Ve işte 98.2’den 0.1 çıkıyor ve 98.1 olarak dünyadan siliniyorum.

Zeynep Gökçe Dağaşan

Tags : ayrımcılık hikayesiçocuk ötekileştirme hikayeçocuk öyküleriçocuklar için hikayegelişim psikolojisi hikayeZeynep Gökçe Dağaşan öykü
akol

The author akol

7 Comments

  1. Sevgili Zeynep, nasılsın diye sormaya cesaret edemiyorum.İçinde yaşadığın bu hisleri sana bu cümleleri kurdurtacak insanların utanma duygusu var olduğunu sanmıyorum. Sana bu sesleri duyma ya da görmezden gelme demeyeceğim,aksine onlara dişini göstermelisin ki onları susturabilmelisin. Ne yazık ki, şu anki insanlarımız güzel sözden, düşünceli davranışlardan ve sevgiden anlamıyor. Kilolu olmak bi’ suç gibi algılanır çoğu zaman. Yediğin ,giydiğin nefes aldığın,oturduğun,şarkı söylediğin,yürüdüğün… her şey. Peki bunu ortaya koyan nedir sence? Sen mi? yoksa Toplum mu? Neden başkalarının ne dediğini kafamıza takıp kendi içimizde savaş veririz? Neden kendimizi kısıtlıyoruz başkası ‘ne der’ diye? Aynanın yanından geçerken koşmak istemek ya da yansımamızdan kaçmak.. Korkulacak ne var ki? ‘evet öyle ama olmuyor işte ‘ deme sakın. İntihar sadece oynadığın oyunun fişini çekmek.. Kısacası pes etmek. Doğum ve ölüm arasındaki sürecin bir kısmı senin elinde, daha çok erken değil mi sence de, oyundan çıkmak için. Kilo vermen gerektiği için değil bunu sağlığın için yapmalısın.İnsanlar kendilerinden farklı olan insanları dışlarlar. Theodore Roosvelt’ ”inanmak başarmanın yarısıdır” demiş. ve uzun bir nesil bununla tutunmuş hayata.Ben inanıyorum, kendime. Çoğu zaman düşsem de ayağa savrularak kalkıyorum.Her şey aklımızda bitiyor aslında, bunu ilk yukarıda bitirmemiz gerekiyor. Daha sonra zamanla olacak…

  2. şöyle düsünelim sıfır bedenim dışarı çıktığımda tüm bakışlar üzerimde kadınlar yerimde olmayı umuyor lakin konuşmaya başladığım anda saçmalıyorum ve tüm insanlar kaçıyor ya da küçümseyici konuşmalarım yüzünden herkes benden nefret ediyor peki nerede kaldı görüntümün cazibesi? bir yere kadar ve görüntü zamanla deforme olabilecek birşeyken yaptıkları insanın baki kalır gözlerini hayata kapatırken iyi ki yaşamışım diyebilmek varlığımla yardımlarımla mutlu ettiğim ne kadar insan var diyebilmek ve bize verilen saniyeleri en güzel şekilde değerlendirebilmek.kendisini görüntüsü dışında mutlu edebilecek aktivitelere yönlendirmesi gerekiyor tatmin olabileceği bir şeyler mutlaka ki vardır ve yemesinin altında yatan gercek nedenin ne oldugunu sorgulaması gerekiyor acaba neye aç? gerçekten yemek mi duygusal mı ,kayıp mı vs. doyurmaya çalıştığı ne ? sorgulayıp yüzleşmeli. ve duygularını bu kadar güzel şekilde açığa vurduğu için tebrik ediyorum çoğu insan bu dışavurumların zayıf hissettireceğini düşünür saygı duyuyorum.

Leave a Response

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.